yasalarda “ölçeksizlik” sorunu
Prof. Dr. Erol KÖKTÜRK
(Harita Y. Mühendisi)
Hemen belirteyim ki, buradaki “ölçek” terimini, “bir şeyin gerçek boyutunun harita, çizim veya maket üzerinde ne kadar küçültüldüğünü ya da büyütüldüğünü gösteren oran,” anlamında kullanmıyorum.
“Belli bir konuyu, davranışı, tutumu ölçmek,” anlamı biraz daha yakın.
Ama benim bu yazıda kullandığım “ölçeklendirme”, “Yasal düzenlemeye konu olan bir konuda konulan kuralın kapsamının net olarak tanımlanması, sınırlarının belirlenmesi,” anlamındadır. Böyle bir ölçeklendirmeden söz ediyorum.
Tamam yasada bir hak/bir yetki verilmiş de… Bu hak/bu yetki nerede başlıyor? Hangi haklı hukuki nedene dayanıyor? Nereye kadar uzanıyor? Nerede aşılmaz bir duvara denk geliyor? Geliyor mu, gelmiyor mu? Haksızlık/yetkisizlik ölçüleri neler?
Hukuki anlamda bunun adı, “Belirlilik İlkesi”dir.
Hukuki belirlilik ilkesi, yasaların ve idari işlemlerin hem bireyler hem de idare yönünden açık, net, anlaşılır ve “Hukuki Güvenlik ve Belirlilik İlkesi” kapsamında hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde düzenlenmesini zorunlu kılan bir “Hukuk Devleti” kuralıdır.
Bu kuralın temel özellikleri nelerdir?
Konu öylesine önemlidir ki, Anayasa Mahkemesi çok sayıda içtihadında, yaklaşımını yerleşik kılmıştır:
“Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan hukuk devletinin temel ilkelerinden biri “belirliliktir. Bu ilkeye göre, yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu birtakım güvenceler içermesi gereklidir. Belirlilik ilkesi, hukuksal güvenlikle bağlantılı olup; birey, belirli bir kesinlik içinde, hangi somut eylem ve olguya hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun bağlandığını, bunların idareye hangi müdahale yetkisini doğurduğunu, kanundan öğrenebilme imkânına sahip olmalıdır. Birey, ancak bu durumda kendisine düşen yükümlülükleri öngörüp, davranışlarını düzenleyebilir. Hukuk güvenliği, kuralların öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de kanuni düzenlemelerde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar.”
Bu kuramsal tartışmayı daha fazla derinleştirmeyeceğim.
*****
Ölçeklendirmenin “olumlu” örnekleri de var, “olumsuz” örnekleri de.
*****
Bir harita mühendisinin, bir mimarın, bir şehir plancının, bir inşaat mühendisinin, deneyim kazandığı ölçüde iş üstlenebilmesi için belirlenen “Müteahhitlik Karnesi” sınıfları da bir ölçektir. Ve bu ölçeklendirme de doğrudur. Olumlu anlamda bir ölçeklendirmedir.
*****
Örneğin Cumhuriyet tarihinin en büyük imar affının dayanağı olan “2981 sayılı İmar Affı Yasası” olumlu ölçeklendirmeye örnek düzenlemeler de yapmıştı. Affın kendisi, kapsamı son derece kabul edilmez olsa da…
Örneğin “Uygulama İşlemleri” konusunu düzenleyen 9. maddesinin b/5 bendinde, “Arsa tahsis edilecek kişilere 400 m2'den fazla arazi için tahsis işlemi yapılmaz.” denilmektedir. Açık ve net değil mi? Uygulamayı yapacak kurum bu “belirli” kuralı uygulamak zorundadır. Arazideki fiili durum nedeniyle bu değerin üstünde veya altında yapılacak tahsislerdeki “denkleştirme” konusu da yasada düzenlenmişti.
Aynı Yasa’nın “Tapu Tahsis Belgesi Verilen Gecekondular” konusunu düzenleyen 13. maddesinde şu düzenlemeyi buluyoruz:
“Madde 13- Tapu tahsis belgesi verilen gecekondular hakkında aşağıdaki uygulamalar yapılır.
a) Bu Kanun gereğince arsa tahsis edilecek kimselerin; kendisinin veya eşinin veya reşit olmayan çocuğunun oturduğu belediye ve mücavir alan sınırı içinde ev yapmaya müsait arsaya veya bir eve veya apartmanın bağımsız bir bölümüne veya bir bölümü iş yeri olarak kullanılan bir yapıya sahip bulunmaması gerekir.”
Bu kural vardır. Uygulanabilmiş midir? Yasanın çıktığı dönemde, bir kişinin hem Ümraniye’de hem de Maltepe’de; hem Kağıthane’de hem Zeytinburnu’nda gecekondu yapmasını izlemek kolay değildi. Hatta olanaklı değildi. Bunu bilen gecekondu mafyaları bu kuralı delmişlerdir.
Ama yasadaki kural “belirli”dir.
*****
Kendi mesleğim açısından bakarsam, örneğin İmar Yasası’nın 18. Maddesi uygulamalarından da olumlu bir ölçeklendirme örneği verebilirim.
İlk soru şu: “18. Madde nerelerde uygulanabilir?”
Birçok yazan, çizen, konuşan uzman bu soruya şöyle yanıt veriyor: “Binasız, yerleşik olmayan alanlarda…”
Ama madde öyle demiyor… 18. maddenin 1. fıkra şöyle başlıyor: “İmar hududu içinde bulunan binalı veya binasız arsa ve arazileri…” Hani bu niteleme maddenin alt fıkralarında, arada bir yerde kalmış olsa anlayabilirim belki. Oysa 18. Madde böyle başlıyor…
Bir diğer soru: “18 Madde en az hangi ölçekte uygulanabilir?”
Arazi ve Arsa Düzenlemeleri Hakkında Yönetmelik bu konuyu düzenlemiş. “Düzenleme Sahalarının Tespiti Esasları” başlıklı 9. maddesinin 4. fıkrasında, “Kamunun mülkiyeti ile Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanununda belirtilen merkezi yönetim kapsamındaki kamu idareleri yetkisi içindeki kamu yatırımlarının bulunduğu alanlar hariç olmak üzere, belirlenen düzenleme sahası bir müstakil imar adasından daha küçük olamaz.” deniliyor.
Bu da “belirli” bir ölçek, örneğin.
*****
27 Kasım 1984 tarihli ve 3086 sayılı Kıyı Yasası'nın “Tanımlar” başlıklı 4. maddesinde, “Sahil Şeridi: Kıyı kenar çizgisinden itibaren kara yönünde, imar planlı yerlerde yatay olarak en az 10 metre diğer yerlerde en az 30 metre genişliğindeki alanı ifade eder,” şeklinde tanımlanmıştı. Bu tanımdaki ölçekler, 8.333 km uzunluğundaki deniz kıyılarımızın katledilmesi, betonlaştırılması, peşkeşe açılması anlamına geliyordu.
Bu Yasa’nın birçok hükmü, Anayasa Mahkemesi’nin 25 Şubat 1986 tarihli ve E. 1985/1, K. 1986/4 sayılı kararıyla iptal edilmişti. Ve önemli bir yasal boşluk oluşmuştu.
Bu iptal kararından 4 yıl sonra yürürlüğe giren, 17.04.1990 tarihli ve 3621 sayılı Kıyı Yasası’nın 4. maddesinde;
"Sahil şeridi: Kıyı kenar çizgisinden itibaren kara yönünde;
a) Uygulama imar planı yapılacak alanlarda yatay olarak en az 20 metre genişliğindeki alanı,
b) Uygulama imar planı bulunmayan belediye ve mücavir alan sınırları içinde veya dışındaki yerleşik alanlarda, çevre düzeni ve/veya nazım imar planı bulunsun veya bulunmasın, yatay olarak en az 50 metre genişliğindeki alanı,
c) Belediye ve mücavir alan sınırları içinde ve dışındaki iskân dışı alanlarda çevre düzeni ve/veya nazım imar planı bulunsun veya bulunmasın yatay olarak en az 100 metre genişliğindeki alanı ifade eder."
denilerek, ölçekler biraz büyütülmüş olsa da, yine de 3086 sayılı Yasa'daki yaklaşımı sürdürüyordu.
Gerek 3621 sayılı Kıyı Yasası’nda gerekse Kıyı Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmelik’te sahil şeritlerindeki derinliğin kıyı kenar çizgisinden başlayarak kara yönünde en az 100 metre olması, Anayasa Mahkemesi’nin 18.09.1991 tarihli ve E. 1990/23, K. 1991/29 sayılı kararında, “sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararının gözetilebilmesi için en az 100 metre genişlikteki bir alanın, anayasal amaca uygun … düşeceği kuşkusuzdur.” kararıyla belirlenmiştir.
Bu karardan sonra, 01.07.1992 tarihli ve 3830 sayılı Yasa’yla 3621 sayılı Kıyı Yasası’nın “Tanımlar” bölümündeki “Sahil Şeridi” tanımı değiştirilmiş ve genelleme yapılarak, bugün de geçerli olan tanım kurallaştırılmıştır:
“Sahil şeridi: Kıyı kenar çizgisinden itibaren kara yönünde yatay olarak en az 100 metre genişliğindeki alanı ifade eder.”
Bir diğer anlatımla, kıyılarda sahil şeritlerinin en az 100 metre olmasına Anayasa Mahkemesi karar vermiştir. Bu nedenle idareler bu derinliğin uzunluğunu değiştiremezler.
Bu da bir yere kadar, en azından 3086 sayılı Yasa’daki ölçeklere göre olumlu bir ölçeklendirme örneğidir.
Buna karşın kıyılarımız korunabilmiş midir? Korunabilmekte midir? Korunmak istenmekte midir? Bunların yanıtları sıkıntılıdır.
*****
Ben bu yazıda daha çok “belirsiz” ya da "yetersiz", o nedenle de “olumsuz” olan ölçeklendirmelere değineceğim.
*****
İlk ele alacağım konu: Zilyetlik…
Cumhuriyet rejimi, Osmanlı’dan “miri toprak düzenini” devralmıştı. Yani Kurtuluş Savaşı ile kurtarabildiğimiz toprakların belki %90’ı devletin mülkiyetindeydi. Şimdi bu oran %5’lere düştü.
Nasıl oldu bu?
Zilyetlik hükümleriyle…
Yani “olağanüstü zamanaşımı” düzenlemesine göre, “Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir.” (TMK, 713)
İsviçre Medeni Kanunu’nda “istisnai” bir hüküm olarak yapılan düzenleme, Cumhuriyet Dönemi boyunca “genel kural” olarak uygulandı.
Cumhuriyetin ilk yıllarında hemen kadastro yapılıp bitirilseydi, bu hüküm “istisna” olarak kalabilirdi.
“Tapu kütüğüne kayıt” için “tesis kadastrosu”nun yapılması gerekiyordu. Cumhuriyet rejimini kuranlar kadastronun öneminin farkındaydılar ve 1925 yılında 658 sayılı, 4 maddelik Kadastro Yasası’nı yürürlüğe koydular. Uygulanamadı. Sonra 1934 yılında 2613 sayılı Kadastro ve Tapu Tahriri Yasası yürürlüğe girdi. Hem ağır uygulandı hem de kentsel alanlarla sınırlı kaldı. Yani ülke topraklarının çok büyük bölümü tapu kütüğüne tescil edilemedi ve böylece zilyetliğin altyapı kuruldu.
Kadastro, son 30 yıldaki bazı girişimlerle ülke genelinde %99,5 oranında bitirilebildi.
Kadastro yapılmayan yerlerde, hele hele toprak ağalığı sisteminin egemen olduğu bölgelerde, kentlerde, köylerde, mezar taşları bu düzenlemeden yararlandırıldı.
Tartışma neydi? Zamanaşımı hükümlerine göre ne kadar arazi kazanılabilirdi?
- İlk Dönem 766 Sayılı Tapulama Yasası (Maddenin ilk biçimi): Belgesiz zilyetlikte her bir parsel için 100 dönüme kadar kazanım olanağı tanınmış, kişinin edinebileceği toplam miktar için bir üst sınır konulmamıştı.
- 1617 Sayılı Yasa Değişikliği (1972): Sınırlama getirilerek parsel bazında 20 dönüm, bir tapulama bölgesinde ise toplamda 50 dönüm sınırı uygulandı.
- Güncel Dönem (3402 Sayılı Kadastro Yasası, m. 14): Köy ve şehir ayrımı kaldırılarak miktar sınırları arazinin niteliğine göre netleştirilmiştir. Aynı çalışma alanında bir kişinin belgesiz zilyetlikle edinebileceği azami miktar:
İşin kötüsü Yargıtay “zilyetliğe” hak sahibi olunması için sonuçlar yükledi. Böylece bu araç istisnai olmaktan çıkarıldı. Ölçeklendirmesi doğru yapılmadı.
İşin ilginç yanlarından biri şudur: 2613 sayılı Yasa’nın istenen hızda uygulanamaması nedeniyle 1950 yılından başlayarak “kırsal alanlarda” daha hızlandırılmış bir uygulama yapılması tartışmaları başlamış ve 1966 yılına kadar yasa girişimleri gidip-gelmiştir. Ama tartışmaların özü, “ölçeklendirme”dir. Bu nedenle bazı uzmanlar “Tapulama Yasası’nın başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiştir,” diye yazarlar.
Zilyetliğe, hak sahibi olunmasında sonuçlar yüklenirken, hakkın ölçeklendirmesi doğru yapılsaydı, yani edinilebilecek miktar 3 dönümle, 5 dönümle sınırlandırılsaydı, devletin mülkiyeti çok yukarılarda olurdu.
Ölçek yüksek tutulmuştu…
Sonuç: Kamu arazilerinin talanıdır…
*****
İkinci ele alacağım konu “Acele Kamulaştırma” konusu. Bu konuyu başka bir yazımda ele almıştım. Ama bu başlık bağlamında bir kez daha değinmekte yarar var.
2942 sayılı Kamulaştırma Yasası’nın “Acele Kamulaştırma” başlıklı 27. maddesinin 1. fıkrası şöyle:
“3634 sayılı Milli Müdafaa Mükellefiyeti Kanununun uygulanmasında yurt savunması ihtiyacına veya aceleliğine Cumhurbaşkanınca karar alınacak hallerde veya özel kanunlarla öngörülen olağanüstü durumlarda gerekli olan taşınmaz malların kamulaştırılmasında kıymet takdiri dışındaki işlemler sonradan tamamlanmak üzere ilgili idarenin istemi ile mahkemece yedi gün içinde o taşınmaz malın 10 uncu madde esasları dairesinde ve 15 inci madde uyarınca seçilecek bilirkişilerce tespit edilecek değeri, idare tarafından mal sahibi adına 10 uncu maddeye göre yapılacak davetiye ve ilanda belirtilen bankaya yatırılarak o taşınmaz mala el konulabilir.”
Demek ki 3 (Üç) durumda “acele kamulaştırma” yapılabilir:
1. Yurt Savunması gereksinmesi olması
2. Cumhurbaşkanınca karar verilmesi gereken hallerde
3. Özel yasalarda düzenlenen konularda
Bu üç durumda belirsiz olan Cumhurbaşkanına verilen yetki. Yasa “hallerde” diyor.
- Hangi hallerde?
- Hangi büyüklüklerde?
- Kaç sayıda?
gibi soruların yanıtı belirsizdir. Bu ciddi bir hukuksal düzenleme boşluğudur.
Bu düzenlemeye göre, abartılı biçimde söylersem, Cumhurbaşkanının Türkiye’deki bütün taşınmazların acele kamulaştırılmasına karar vermesinin önünde bir engel yoktur.
Ölçeksizliğin en belirgin örneği budur.
Merak ediyorsanız, bu yazıya burada ara verin ve bir arama motorunda “Cumhurbaşkanı+Acele Kamulaştırma” anahtar sözcükleriyle bir arama yapın. Ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır.
*****
Üçüncü “belirsizlik” örneğim, 5393 sayılı Belediye Yasası…
Belediye Yasası’nın “Kentsel Dönüşüm ve Gelişim Alanı”nı düzenleyen 73. maddesinin 1. fıkrası aynen şöyle:
“Belediye, belediye meclisi kararıyla; konut alanları, sanayi alanları, ticaret alanları, teknoloji parkları, kamu hizmeti alanları, rekreasyon alanları ve her türlü sosyal donatı alanları oluşturmak, eskiyen kent kısımlarını yeniden inşa ve restore etmek, kentin tarihi ve kültürel dokusunu korumak veya deprem riskine karşı tedbirler almak amacıyla kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri uygulayabilir. Bir alanın kentsel dönüşüm ve gelişim alanı olarak ilan edilebilmesi için yukarıda sayılan hususlardan birinin veya birkaçının gerçekleşmesi ve bu alanın belediye veya mücavir alan sınırları içerisinde bulunması şarttır. Ancak, kamunun mülkiyetinde veya kullanımında olan yerlerde kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı ilan edilebilmesi ve uygulama yapılabilmesi için ilgili belediyenin talebi ve Cumhurbaşkanınca bu yönde karar alınması şarttır.”
Madde, “Kentsel Dönüşüm ve Gelişim Alanı” ilan etme konusunda yetkiyi “belediye meclisine” veriyor gibi görünüyor.
Ancak…
Bu yasaların “ancak”ları, “ama”ları var ya… Genel kuralı by-pass etmenin araçları… Bir de bu konuda bir yazı yazmalı aslında…
“Ancak” diye başlayan son tümcede, bir alanda “kamunun mülkiyetinde veya kullanımında olan yerler” varsa?
Bu durumda süreç Cumhurbaşkanının onayını zorunlu duruma getiriyor.
- Bir kere Cumhurbaşkanlığı düzeyinde bir onay neden zorunlu olsun?
- Kaç taşınmaz varsa onay zorunludur?
- Ne kadar büyüklükte bir yer varsa onay zorunludur?
- Örneğin bir belediye 500 000 m2 alanda Kentsel Dönüşüm ve Gelişim Alanı ilan edecek olsa ve bu alanda kamunun 1 m2 yeri olsa bile onay zorunlu mudur?
Hepsi belirsiz konular.
Ve ülkemizdeki siyasi kutuplaşma açısından bakıldığında, bu düzenleme bir “vesayet uygulamasına” dönüşebilir.
*****
Benim içimi en çok acıtan aflardan biri “2B Affı”dır.
Orman rejimi dışına çıkarılan alanların satışı…
6292 sayılı 2B Yasası, açık ve net biçimde Anayasanın 170. maddesine aykırıdır. Uygulanmıştır. Uygulanmaktadır.
Bu, Anayasa’nın 2. maddesindeki “hukuk devleti” ilkesine de açıkça aykırıdır.
6292 sayılı Yasa’nın “Hak Sahibi, Başvuru ve Doğrudan Satış” başlıklı 6. maddesinin 1. fıkrasında, “2/B alanlarında bulunan taşınmazlar hakkında bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce düzenlenen güncelleme listelerine veya kadastro tutanaklarına ya da kesinleşmiş mahkeme kararlarına göre oluşturulan tapu kütüklerinin beyanlar hanesine göre; bu taşınmazların 31.12.2011 tarihinden önce kullanıcısı ve/veya üzerindeki muhdesatın sahibi olarak gösterilen kişilerden bu taşınmazları satın almak için süresi içerisinde idareye başvuran ve idarece tespit edilen satış bedelini itiraz ve dava konusu etmeksizin kabul edenler bu Kanuna göre hak sahibi sayılır.”
Bu hak sahipleri ne kadar yer edinebilir?
4. fıkrada bu açıklanıyor: “Hak sahiplerine doğrudan satılacak olan taşınmazların satış bedeli; dört yüz metrekareye kadar olan kısmı için rayiç bedelin yüzde ellisi, fazlası için rayiç bedelin yüzde yetmişi üzerinden hesaplanır.”
Yani sorun edinilecek büyüklük değil, biçilecek rayiç değerin ne kadarının ödeneceğidir…
Adına “hak sahibi” denilen “işgalciler” ne kadar yer işgal edilmişse, o kadarı kendilerine satılmıştır. Ölçeksizlik, sınırsızlık örneğinin en somutlarından biridir bu uygulama.
Bu yasal düzenlemeler üzerinden, yalnızca %5’i yapılaşmış olan orman rejimi dışına çıkarılmış olan 4700 km2 arazi, tanımlanan hak sahiplerine doğrudan satılmıştır.
Yineliyorum: Anayasa’nın 170. maddesine aykırı olarak…
İşin üzücü tarafı, orman rejimi dışına çıkarmanın önünün kesilmemiş olmasıdır.
*****
Şimdi orman rejimi dışına çıkarma konusunda tek yetkili Cumhurbaşkanı’dır.
Orman Yasası’na 19.04.2018 yılında eklenen Ek 16. maddenin 1. fıkrası şöyledir: “Orman ve Su İşleri Bakanlığınca, bilim ve fen bakımından orman olarak muhafazasında hiçbir yarar görülmeyen ve tarım alanına dönüştürülmesi de mümkün olmayan yerler ile bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihte üzerinde yerleşim yeri bulunan ya da yerleşim yeri oluşturulması uygun olan taşlık, kayalık, verimsiz ve fiilen orman vasfı taşımayan alanlardan, sınırları Cumhurbaşkanınca belirlenen alanlar, Cumhurbaşkanınca belirlenecek usul ve esaslara göre Orman Genel Müdürlüğünce orman sınırları dışına çıkartılarak tapuda Hazine adına tescil edilir. Orman sınırları dışına çıkartılan alanın iki katından az olmamak üzere Devletin hüküm ve tasarrufu altında veya Hazinenin özel mülkiyetinde bulunan taşınmazlar Orman Genel Müdürlüğüne orman tesis etmek üzere tahsis edilir.”
- Orman rejimi dışına çıkarmalar sürmektedir.
- Cumhurbaşkanı’na verilen yetki, “ölçeksizdir.”
*****
2018 yılında, 31 Mart 2019 yerel seçimlerinden önce, İmar Yasası’na bir “Geçici 16. Madde” eklendi. İşin kötüsü adına “İmar Barışı” denildi.
Maddenin 1. fıkrasında, “Afet risklerine hazırlık kapsamında ruhsatsız veya ruhsat ve eklerine aykırı yapıların kayıt altına alınması ve imar barışının sağlanması amacıyla, 31/12/2017 tarihinden önce yapılmış yapılar için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve yetkilendireceği kurum ve kuruluşlara 31/10/2018 tarihine kadar başvurulması, bu maddedeki şartların yerine getirilmesi ve 31/12/2018 tarihine kadar kayıt bedelinin ödenmesi halinde Yapı Kayıt Belgesi verilebilir. Başvuruya konu yapının ve arsasının mülkiyet durumu, yapı sınıf ve grubu ve diğer hususlar Bakanlık tarafından hazırlanan Yapı Kayıt Sistemine yapı sahibinin beyanına göre kaydedilir.” denildi…
Adına üzücü biçimde “İmar Barışı”, denilerek, yasadışılığı, kurallara uymamayı, imara aykırılığı ödüllendiren bu düzenleme, ölçeksizliğin tipik örneklerinden birisidir.
- Kaç kat imara aykırı ise, “barış”tan yararlanacaktır? Tanımsızdır…
- Bir kişinin imara aykırı kaç dairesi, binası, taşınmazı bu “barış”tan yararlanacaktır? Hepsi…
- Bir dairesi affedilenle, 100 dairesi affedilen de aynı harcı mı ödeyecektir? Evet…
Tüm soruların önü açık tutuldu.
Bir ölçek, bir sınır tanımlanmadı.
İşin daha da kötüsü, bu maddenin kıyılarda, ormanlarda ve meralarda da uygulanmasının önü açılmıştı.
Ve öyle bir noktadayız ki, bu yazıya son biçimini verdiğim günlerde, Maltepe’de 7 katlı bir binanın 3 katı çöktü. 5 yurttaşımız göçük altında yaşamını yitirdi. Ve bu binanın 4 katı kaçak yapılmıştı. Bu yapı imar barışından yararlanmamıştır. Ama imar barışından yararlanan çok sayıda bina da yıkılan bina durumundadır.
*****
Kamuoyunun “Kentsel Dönüşüm Yasası” dediği 6306 sayılı Yasa…
Yasa’nın hiçbir yerinde “dağıtım” konusunda bir düzenleme yoktur.
Yani “kentsel dönüşüm” uygulanan bir alanda 1 bağımsız bölümü olan bir kişi,
- Yeni yaratılan değerden nasıl pay alacaktır?
- Ne kadar alacaktır?
Bir ölçek tanımlanmamış olması, yasa uygulamalarını
- Pazarlık konusuna
- Sonuçta karar süreçlerinin uzamasına
- Uygulamaların bir zenginleşme aracına dönüşmesine
- Sonuçta kentsel adaletin ve eşitliğin zedelenmesine
neden olmaktadır.
*****
Örnekleri çoğaltmayacağım… (Uzatınca bazı okurlar kızıyor çünkü…😊)
*****
Yasalardaki ölçeksizlikler ya da ölçeklendirme yetersizlikleri, uygulamaların öznelleşmesine neden olmaktadır.
Uygulamaları, karar iradesinin niyetine bağımlı duruma düşürmektedir.
Sonuçta da Anayasanın 10. Maddesindeki eşitlik ilkesine ve sosyal adalete aykırı uygulamalara dönüşmektedir.
Ölçeklendirmedeki belirsizliğe dayalı uygulamaların yaygınlaşması, Anayasanın 10. maddesindeki “ölçülülük” ilkesini zedeleyen uygulamaları doğurmaktadır.
Yasayla verilen hakların da yetkilerin de kapsamı, sınırları, ölçekleri çok net olarak tanımlanmalıdır.
Yayınlanma Tarihi: 15.10.2026