Üyelik Girişi

Penceremden Merhaba

Pencerem, oturduğumuz apartmanın arka bahçesine açılıyor…

Tam önümde bir vişne ağacı var… Üst kat komşumuz Mehmet Amca, ölmeden önce arada bir budatırdı. Vişne ağacının yanında küçük bir erik ağacı, onun yanında bir vişne ağacı daha var.

Mevsimine göre ya doğrudan ya da yaprakları arasından 13 katlı bir apartmanın duvarını görüyorum. Normal bakınca da bu apartmanın 3. katına kadar bazı katlarını…

Bu verilere göre son derece monoton bir manzaram var…

Ama benim penceremden gördüğüm manzara yaşayan bir manzara…

Çoğu yazımı bu manzaraya karşı yazıyorum…

Düşüncelerim ve yazma uğraşlarım bazen ağaçların yeline, bazen çok kısa gördüğüm güneşe, bazen karanlığa karşı gerçekleşiyor.

Bazı düşüncelerimin karşı duvarda darmadağın olup yere serilmelerini yaşıyorum. Duvar aslında bir önemli gerçeklik yazmalarımda…

Mevsimleri çok güzel arka bahçemin. Penceremden izliyorum, 4 mevsimin güzelliğini… Ama ben yine de 2 baharı severim… Soğuğu sevmediğimden olsa gerek, kar o kadar güzel gelmez bana… Bir gün İstanbul’dan ayrılıp, nemsiz bir yerde yaşarsam, 3. Mevsim olarak yazı da sevebilirim… Aslında yazı severim ben, çünkü denizin dibini seyrederek yüzebildiğim bir mevsim… Demem o ki, karada olduğum zamanlarını sevmem…

Mevsimler yaşamın simgeleri aslında. Arka bahçem için de öyle… Ağaçların yaşamını, verimliliğini, solmasını yaşıyorum her mevsim… Yaşamı ve ölümü bana kerelerce izletiyor ağaçlar…

Bir de unutmadan söylemeliyim, bir köpeği var arka bahçenin. Karşı duvarın dibine konulan bir seyyar arabayı bekliyor, hesapta. Sahibi sabah 06.30-9.30 arası yol üstünde sandviç satıyor. İşi bitince de duvarın dibinde bir yere zincirle bağlıyor arabayı. Köpek onu bekliyor. 24 saatin 22 saatini uyuyarak geçiren bir köpek bu; ürkek ve insandan korkan bir köpek…

Pencerem, benim dışımdaki yaşamla bir köprü, bir bağlantı aslında… Ya da beni yaşama bağlamada önemli bir öğe… Onun için seviyorum penceremi…

Elimi şakağıma dayayıp da düşünmelerimde, dalıp gitmelerimde bazen varlığını unutuyorum… Ama o, orada, tam da önümde hep…

Oğlumuz Almanya’ya gitmeden önce her odaya girişinde hemen koluna sarılır ve odayı havalandırmak için açardı penceremi. Kolunda siyah-beyaz ve kırmızı bir saç örgüsü iplik… Ne de olsa Beşiktaşlılığımı unutturmuyor bana…

Ekin’in açmaları dışında ben fazlaca açmıyorum penceremi… Aslında açmalıyım… Benim havaya, onun harekete gereksinmesi var…

Doğa, ağaçlar, karşılıksız vermeyi çağrıştırıyorlar bende hep… Çiçekler açıyor, döllenme gerçekleşiyor, küçücük yeşilimsi meyve çıkıyor aralarından, başlıyor büyümeye. Sonra kendi rengine kavuşuyor. Sonra bazıları başlıyor onları toplamaya. Bizim vişneleri karşı apartmanın kapıcısı toplar genellikle. Ama özenmezler dallara… Zarar verdikleri olur… Üzülürüm… Çünkü o gelecek yıl yine verecek meyvelerini…

Bu karşılıksızlık, ama bu süreklilik düşündürüyor beni hep… Bir küskünlük olmadan, bir gücenme yaşanmadan…

Kuşkusuz kuşları unutmamalı… Asla durağan olmayanları, gelip geçenleri… Ağaca inat, ya da onu çatlatırcasına yer değiştirenleri… İmgelerimin kanatlarını… Öteni-ötmeyeni…

Hele bir tanesi var… Evrimin bir anına takılıp kalmış gibi; papağan kadar renkli tüyleri, karga kadar kötü sesi olan uçucu bir yaratık… Kedilere saldırıyor bahçede. Ne zaman sesini duysam, görmeye çalışıyorum onu…

Kötü sesliler dikkat çeker yaşamda hep… Bakarsın, arasın, takılırsın…

Ve sesler… Sabah serinliğinin sesleri… Karanlığı yırtıp atan sesler… Sessizliğin ürkütücü yankıları… Kuş sesleri, insan sesleri, yaprağın sesi, rüzgarın uğultusu, soğuğun vızıltısı, kedi sesi, köpek sesi, araba sesi, cankurtaran sesi… Sesler… Penceremin çift camına karşılık kulak zarıma ulaşan tınılar, ürpertiler…

Rüzgarın tınısı çıkar gelir günün birinde… Tüm bahçemi bir esinti doldurur… Yerine göre rüzgar… Dallar savrulur, birbirini döver… Yaprakların baş düşmanıdır rüzgar. Tutunmaya çalışırlar dallarına. Kimisi dibine düşer, kimisi terk eder anavatanını. Kalanlarla yetinirim ben… Karanlıkta ürkütücüdür rüzgarın sesi, yataktan fırlattığı olur. Gündüz masumlaşır nedense, tüm korkunçluğu kaybolur. Kış öncesi poyrazlar, yanında soğuğu da getirerek, alır başını giderler. Bahçem üşür, ben kalorifere ayaklarımı dayamışken.

Pencerem, dünyaya açılma noktam, yaşamla bağlanma çerçevem, görüş açım, karanlığım, aydınlığım…

Yazılarımın yeşerdiği bahçem… Umutlarımı serpiştirdiğim… Geri dönen, dönmeyen…

İşte bu ortamda yazdıklarımı paylaşacağım haftada bir sizlerle…

Penceremden gönül dolusu merhaba…


Yorumlar - Yorum Yaz