yaşadığımız anın değerini bilemeden
Prof. Dr. Erol KÖKTÜRK
(Harita Y. Mühendisi)
Zamanın en belirleyici özelliği, geri döndürülemezliğidir. Geçmiş zaman bir kez daha yaşanamaz; çünkü donmuştur… Artık tarih olmuştur, anı olmuştur…
Rollo MAY, Kendini Arayan İnsan kitabında[1], diğer çok önemli konuların yanı sıra “geçmiş-bugün-gelecek” ilişkisi konusunda da çok önemli şeyler söyler:
Gerçeği görebilmek, bireyin kendi bilincinde olabilmesine bağlıdır. Böylece karşısında olan durumu aşıp “hayatı düzgün bir şekilde ve bir bütün olarak” görebilir. Özbilinciyle kendi içinde arayışlara girerek, orada dinlemesini bilen her insan için az ya da çok bir şeyler anlatacak bilgiyi bulabilir.
İnsanın karakteristik özelliklerinden biri de şimdiki zamanın dışında durup geleceğe ya da geçmişe bakabilmesidir.
Zamanla her yönden yararlı bir ilişki kurmanın ilk koşulu, şimdiki anın gerçekliğini bütünüyle yaşamaktır. Psikolojik bağlamda, içinde bulunduğumuz an, sahip olduğumuz tek şeydir. Geçmiş ve geleceğin bizim için bir anlamı varsa, o da içinde yaşadığımız andan dolayıdır: Mazide kalan bir olay varlığını hâlâ sürdürür; çünkü ya siz o olayı şu anda düşünüyorsunuzdur ya da o olay sizin şimdiki deneyimlerinizi şekillendiriyordur. Geleceğin de bir gerçekliği vardır. Onu şimdiden zihninize kabul edebilirsiniz. Geçmiş de bir zamanlar şimdiki zamandı; gelecek de bir gün şimdiki zaman olacak.
Geçmişin görevi yaşadığımız anı aydınlatmaktır; geleceğinki ise şu anı zenginleştirip derinleştirmek.
Kişinin benlik bilinci ne denli güçlenmişse -yaptığı işi ne oranda direkt olarak algılıyorsa- şimdiki zamana verdiği tepki de aynı miktarda artar. Benlik bilinci gibi, şimdiki anı anlama kapasitesi de üzerinde çalışılarak geliştirilebilir. “Ben şu anda ne tür bir deneyim yaşıyorum?” Aynı şekilde, “Şu anda neredeyim ben? Benim için hali hazırda en öncelikli duygu ne?” sorularını kendimize sıkça sormanın azımsanamayacak yararı dokunur.
İçinde yaşanılan anın gerçekliğiyle burun buruna gelmek, endişeyi peşinden sürükler. En basit anlamıyla bu endişe, “çıplak kalma” endişesidir.
Geleceğin değerini tam anlayabilmek için şimdiki zamanı açık yüreklilikle kabullenmek zorunludur. Ne de olsa geleceği doğuran ve büyüten, içinde bulunduğumuz andır.
E.E. Cummings, “Zaman öldürmek için polisiye romanlar okursunuz. Eğer zamanınız güzel geçseydi onu öldürmek ister miydiniz?” diye sorar.
Yaşadığımız anın değerini bilemeden, yaşamayı düşlediğimiz anlara değerler yükleriz çoğunlukla.
Yaşadığımız dakikalar sıradandır.
Anlamlı olan gelecektir.
Hayallerdir.
Hayallerse, haklarını veremeden yaşlanırlar çoğu kez.
Bizden önce, hayallerimiz yaşlanır.
An’da yaşayamadıklarımızı düşünmeyiz genellikle.
Düşünür müyüz?
Düşünsek de gözden kaçırırız.
Hak ettikleri ilgiyi göstermez, bir değer yüklemeyiz.
Gelecekte yaşamak istediklerimiz, bugünün gerçekliğini örter.
Hayallerimizde sığındığımız o an ise bir türlü gelmez.
Hele hele bizim gibi toplumlarda, yaşarken görme umudumuz, her gün azalır.
Bir “ara gazı” verme eğilimi egemendir.
İnanç deyince, genellikle yanlış anlaşılsa da o günleri yaşayacağımıza olan beklenti büyüktür her zaman.
Beklentiler ise bugünü görmemizi engeller.
Basit olan, bugündür aslında.
Bugün, yani yaşadıklarımızdır.
Onlar karmaşık ve bakışımızı kısıtlayacak kadar ayrıntılarla dolu olsa da basittir.
Yalındır.
O basitin içindeki kolayı görmektir bütün sorun.
Ama göremeyiz.
Geçmişi yinelemekten, geleceğin düşünü kurmaktan bugünü kaçırırız.
Bugün kaçar ve dün olur.
Farkında olmadan.
O andan sonra fark edilen o günün şimdisi, şimdinin dünü, bugünü gölgelemeye başlar.
Yatarız, kalkarız.
Yine aynı ortam.
Biçim değişmiştir.
İkincil parametrelere yenileri eklenmiştir.
Ana parametreler gölgelenmiştir yine.
Onları göremeden geçer günler, aylar, yıllar…
Aslında beklentiler, sığınma noktalarımızdır.
Bu nedenle o anda yapılanlara, gereken anlamları da yüklemeyiz.
An, geçmiş olduğunda, O’nu konuşmaya başlarız.
Şimdi yine ay vardır gökyüzünde. Hatta dolunaydır.
Geçen sefer de yaşayamamışızdır onu. Tadına erememişizdir.
Bir daha ki kere daha fazla dostla yaşamaya sözleşmişizdir.
Bu gök kubbe altında kimler kaçırmamaya söz vermemiştir ki?
“Bir dahaki aya,” deyip erteleriz.
Ve bir sabah, çiğin soğuk gerçeği yüzümüze vurduğunda, anımsarız yazları.
Yapraksız dallar anımsatır bize sonbaharın bittiğini.
Kışın ille de kar yağması olmadığını, yaktığımız kaloriferden anlarız.
Bir de yitirdiğimiz dostluklar, mezar taşlarından önce öldürür bizi.
Bu gök kubbenin altında yaşadıklarımız, yitirilince değerlenecekse eğer, silmek gerekir “değer” sözcüğünü sözlüklerden.
Bir mandalinanın kokusu bulaşmışken ellerimize, Ege kıyılarının ılımanlığına sarılmak gerekir.
Hatta dağılmak…
Bu durumlarda bizi toparlayacak olan, örneğin Ağrı Dağı’nın üzerine çöreklenen kar bulutları olabilir; ya da Mardin’deki bir esnaf sohbeti; daha doğrusu Deyrulzafaran Manastırı’ndaki sükûnet.
Daha trajik gibi görünse de bazen de toprağın altına gömülen yaşam, sonsuz suskunluğuyla öğretmeyi sürdürür.
Kendime dönersem, bilmez olur muyum hiç, bahçemdeki ağaçların kışı beklemelerini?
Bilmez olur muyum hiç, sokağımdaki köpeğin umurunda olmayan yağmurları?
Umurlar vurur mideye onu bilirim.
O, ne gelirse onu yaşar çünkü; ben ulaşamadığım sonsuzluğun parçası bile olamamışken; içine giremediğim gerçekliğin kıyısında dururken; bir de derdine düştüğüm çoğu anlamsız yaşadıklarımın telaşındayken.
Yanımda bulduğumla anlamlı sohbetler yapmanın yükünü atıyorum masaya. Masanın bile bu yükü taşıyamayacağını biliyorum oysa. Ama biz o yükün yerçekimini sıfırlayabiliriz.
Biz yani…
Birbirimize bakarız, ciddi şeyler söyleme arzusunun gerilimiyle. Oysa tanık olduklarımıza isyan etmediysek bugüne kadar, sabrımızdandır.
Ama her sabır da hayırlı değildir insan için.
Boş versene ille de ciddi şeyler söylemenin telaşını, şimdi. Ben bugün seninle buluşmak için çok sevdiğim işimi erken bıraktım. Çok sevdiğim çabalarımı askıya aldım yarın için.
Tek derdim var. Buna telaş da denebilir; öbür gün geç olacak.
Dünse geçti gitti.
Hadi şimdi sıradanlaşalım.
Ne istiyorsak, onu yaşayalım. Veya ne yaşıyorsak tadını çıkaralım.
Lanet olası dün, geçip gitmişken, lanet olası bir yarın yaratmayalım şimdi.
Hayallerini kurduğum gelecek! Gecenin anlarında dönerim sana mutlaka. Yalnız olarak ya da birlikte olduklarımla. Kaçma şansın yok nasıl olsa. Bekle orada.
Bir anlık terk etsen de yüreğimi, biliyorum ben, biliyorum, bilmez miyim; ne sensiz olacak bu yaşam ne de dünsüz.
Bugün “bugün” olalı arada kalmaktan kurtulamayacak.
Yaşadıklarımız kadar mutlu olacağız. Yaşayamadıklarımız kadar mutlu olmayı düşleyeceğiz.
Örneğin ben, sabahı düşleyeceğim; yeni bir beyaza uyanmayı… öğleyi düşleyeceğim ben; yeni bir gün ışığına ulaşmayı… ille de akşamüstünü özleyeceğim ben; yeni bir akşama hazırlanmayı… ilerleyen saatler hep sabaha hazırlık saatleri olacak…
Yıllardan bu yana yaptığım bu.
Sanırım bundan sonra da yapacağım şey.
Dinlediklerim hep yaşamın gerçekleri olsa da; içimi acıtsalar, canımı sıksalar da; bazen dayanamayıp bir şeyler mırıldansam da… Sonuçta buzdolabında soğuttuğum su çarpacak yüzüme; ben onu rakı kadehim için soğutmuştum oysa… Kadehimi soğutmadan yüzümü kendine döndürecek…
Ben seni başka türlü görmeyeceğim.
Ben masamı başka türlü bulmayacağım.
Penceremden gördüğüm on üç katlı yapı da yok olmayacak.
Ama sanırım yüreğim girecek devreye.
Beni yine başka türlü düşündürecek.
Boş ver demeyecek bana.
Biliyorum, yılların deneyimi.
Ama teselli edecek, okşayacak.
Yürek bu, yüreğin eli; dayanabilir mi?
Yumuşak eli yaşamıma değdiğinde, her zaman yaptığı gibi, en sevdiğim yerler arasında gezintiye çıkaracak beni.
Rahatlamam için. Bugünün farkına varabilmem için. Bugünü es geçmemem için.
Anlayacak beni.
Yürek akılla uzlaştığında; yani bir kez daha yeni bir yol bulunduğunda, yaşamı, sıfır noktasının yine ötelerinde bir yerde yeniden başlatacak bahçemdeki ağaçtan havalanan serçenin kanat çırpmaları.
Uyku yaklaşıyor yanıma; iteliyorum.
Akıl yaklaşıyor yanıma; dirsek atıyorum.
Saat, vuruşlarını hızlandırıyor; salona fırlatıyorum, uzağıma.
Gecenin derinliği, ufkumu açıyor bu akşam.
Kışa hazırlanan ağaçların dallarının çoktan teslim olmuşlukları.
Ve çoktan yere düşüp baharın besin kaynağı olan yapraklar.
Hep burada değildik, biliyorum.
Ama hep birlikteydik, onu da görüyorum.
Orada, burada, şurada…
Yaşam hep birlikte bugünlere geldi, binlerce yıldan bu yana.
Hep de bu gerçeklikle sürecek.
İçlerinde benim de olduğum düş kuranlar farklı olsa da kurduğum düşlerin izleri olacak onunkilerde.
Yaşam hiçbir zaman nankör olmadığını, bir gül dalında gösterecek; çiçeğiyle, dikeniyle, kokusuyla…
O zaman şimdiden günaydın yaşam…
O zaman iyi geceler serçe…
O zaman merhaba şemsiye, olası yağmura karşı…
Ayıp oldu, yağmura!
Şemsiyesiz ıslanmalarım merhaba…
Ve merhaba araba sileceği…
Sana da merhaba kutup yıldızı…
Bu akşamı unutma sakın dolunay…
Sabah beni bekle sis, ortalığı kaplamadan… Yalnız doldurma kentin sokaklarını…
Ve sakın havlama sokak köpeği; artık yeni güne hazırlanmak, dingin girmek istiyorum.
Ama telefonunu tuşlama sevgili dostum, ben seni aramadan…
Seni özlediğimi benden önce söyleme sevdiğim kent…
Ve beni özlediğinizi söylemeyin size kucak açmadan sevgili dalgalar…
Bir şey yapalım yalnızca, ama tek bir şey; birlikte olmamayı düşlemeyelim…
Daha kolayı, birlikte olmayı düşleyelim yalnızca…
Dünde bıraktıklarımız da bugünde yaşadıklarımız da kurduğumuz gelecek hayalleri de… Siz benim yaşamımın üçte bir paydaşlarısınız…
Olun olduğunuz yerde…
Yaşamı yaşanmamış günlerin bir dizisi olmaktan çıkaralım. Yaşamı yaşanmış günlerin toplamına dönüştürelim.
Asla bugünü es geçmeden…
Es geçersek bir halka eksiliyor çünkü.
İki sese kulak verelim:
Birincisi, Can YÜCEL…

İkincisi Rollo MAY… Onunla başladık, onunla bitirelim: “Şimdiki zaman yalnızca saatin kollarına bağlı değildir. O hep "bir şeylere gebedir”; açılmayı, bir şeyleri doğurmayı bekler. Benliğinizin derinlerine bakmaya çalışın, aklınızdan geçen bir şeye asılın sonra da. Bilincinizin derinliklerinde bir bağdaştırmalar ve fikirler denizi bulacaksınız. Korkmadan tadını çıkarın bu zenginliğin.”
Bu seslere kulak vermeli…
İlk Yazım: Levent, 07.11.2014
Olgunlaştırma: Bitez, 25.09.2021
Son Düzenleme: Bahçelievler, 15.09.2026
[1] MAY, Rollo, Kendini Arayan İnsan, Çeviren: Ayşen Karpat, Kuraldışı Yayıncılık, İstanbul 1997, ISBN: 975-7146-49-8, 266 Sayfa