Seçimlik
Üyelik Girişi

Anasayfa

o şehir arkamdan gelecek mi?

Prof. Dr. Erol KÖKTÜRK
(Harita Y. Mühendisi)


Sonunda yaşadığımız kenti terk etmeye karar verdik…

“Terk etmek” ağır mı oldu?

“Ayrılmak” ya da “taşınmak” mı demeliyim yoksa?

İnsan bazen nasıl diyeceğini şaşırıyor…

Pandemi sonrası, yaşadığımız kentle pandemi öncesi ilişkilerimizi sürdüremedik…

Bazı bağlar kopmuş, bir şeyler soğumuştu…

Pandeminin bizi hapsettiği ev koşullarında, sosyalliğimiz çok hasar almıştı…

Ayrıca kent çok büyüdü, kalabalıklaştı, pahalılaştı, güvensizleşti…

Sonuçta eskisi gibi yaşayamaz olduk… Eski tatları, hazları alamaz olduk…

Güzelim ülkemizin koşulları kötüye gidince, eski yaşamlarımıza özenir de olduk…

Bir de üstüne üstlük beklenen büyük deprem…

Bu koşullarda, bir “kaçış” düşüncesi girdi içimize…

Bu kent, yaşamımızı sürdürmek “zorunda” olduğumuz, işimiz nedeniyle yaşamak “zorunda” kaldığımız, bu nedenle belki “katlanmamız gereken” bir kent olsaydı, ayrılmak gününü öne çekmeye çalışmak zor gelmezdi.

Bu kent keşke yalnızca yaşamımızı sürdürdüğümüz bir kent olsaydı…

O zaman “kaçmak” ya da “terk etmek” belki biraz daha kolay olurdu.

Oysa bu kent, içinde doğmamış olsak da büyüdüğümüz, oluştuğumuz, olgunlaştığımız bir kentti.

Bu nedenle ben, kendi adıma, çok daha uzun sürede karar verebildim.

Karar verme zafiyetim olduğundan değil. “Bırakıp gitme” fikrini içselleştiremediğimden.

Neresini, nasıl bırakıp gidebilecektim?

Sıkı sıkıya sarıldığım mekânlarla, anılarla, yaşanmışlıklarla, sohbetlerle bağımı bir bir zayıflatmam gerekiyordu.

Öyle ki sarıldığım şeylerin artık tutmadığım, hatta belki dokunmadığım şeylere dönüştüğünü duyumsamalıydım.

O noktaya varmak hiç de kolay olmadı.

O ana kadar sürdü karar vermem.

Bu nedenle uzadı biraz.

Üç yıl sürdü, bu kendimi ikna süreci.

Sonunda bir gün pılıyı pırtıyı önden gönderip, arabamıza bindik.

Yolumuz uzundu.

Yedi yüz kilometre gidecektik.

Sabah erken yola çıktık. Oldum olası kendi arabamızla karanlıkta yolda olmayı veya varacağımız yere karanlıkta varmayı sevmedik.

O nedenle erken çıktık yola.

Daha iki yüz metre gitmeden, simitçinin orada durduk. Beş kere uyarmama karşın adımı aklında tutamayan Rıza’nın eşi peynirli, maydanozlu simitlerimizi hazırladı.

Bir ara Rıza yüzünden adımı “Murat” olarak değiştirmeyi düşünmedim değil…

Bu son simit alışın bizim için bir veda oluşunu onlara duyumsatmadan, sanki geri dönecekmişiz gibi yolumuza koyulduk.

Veda ettiğimiz evimiz Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’ne yakındı. O köprüden geçecektik Anadolu yakasına…

Aslında hepsine karşı olduğum köprülerden birincisinin adı “Fatih Sultan Mehmet” olmalıydı ve öyle de kalmalıydı.

Bu ikincisi de “Atatürk” adını taşımalıydı…

Üçüncü mü? Onun adı “I. Konstantin” olabilirdi…

Bir köprüye “Konstantin” adını koyma yürekliliği gösterilebildiği zaman, o zaman sıralamayı yeniden kurmak gerekir kuşkusuz…

I. Konstantin-Fatih Sultan Mehmet-Atatürk” üçlemesi kentin tarihiyle ne kadar güzel örtüşürdü…

Neyse…

Girdik köprüye…

Başımı sağa çevirdim ve kaldım öylece.

Önce Rumelihisarı’nın burçlarından birinde Genco’yu gördüm… 2002 yılında oynadıkları “Nazım’a Armağan” oyununda perde henüz kapanmamıştı. Bitmeyen enerjisiyle burçlardan birinde “Dostların Arasındayız, Güneşin Sofrasındayız” diye haykırıyor ve sonra her biri birbirinden değerli beş kadın sanatçımızla kol kola girip halayı sürdürüyordu.

Soluma baktım, İstinye Deniz Feneri’nin dibindeki kafe bana bakıyordu; “Gelmeyecek misin bir daha?” diye soruyordu. Bu kent nefesimizi daralttığında, soluk almaya koştuğumuz noktalardan biriydi…

Ben sağıma-soluma bakarken, Konstantinos KAVAFIS arkamdan kulağıma fısıldadı:

'Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim', dedin
'bundan daha iyi bir başka şehir’ bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
-bir ceset gibi- gömülü kalbim.
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede.'
Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünü de.
(Çeviren: Cevat Çapan)

Sahi böyle mi olacak? Dönüp dolaşıp bu kente geri dönecek miyim?

?????

Döneceksem!!!!!

O zaman neden ayrılıyorum ki?

Aslında çok emin değilim kendimden…

Yani “Özlemeyeceğim!” diyemiyorum. Özlersem de “Ne yapacağımı?” bilmiyorum.

İçinde yaşayıp giderken, günün birinde bir “konuk” gibi geri dönmeyi aklımın ucundan hiç geçirmemişim ki!..

Şimdi bir yeni ilişkiye doğru sürükleniyorum.

“Hemşeri” ilişkisinden “Konuk” ilişkisine…

Konuk olarak geri dönmenin tadı nasıl olur acaba? Tuzlu mu, tatlı mı?

Deneyimleyip, göreceğiz…

Dile kolay, elli dört yıldır yaşadığım bu kentten, yüz kilometre hızla uzaklaşıyorum.

Kilometreler çoğalıyor arkamda…

Bir polis sireni gibi aracımızı izlediğini duyumsuyorum kentin seslerinin.

Anıların fısıltıları dikiz aynalarında…

Nereye kadar sürecek bu izleme?

Gittiğim kenti yeni bir başlangıcın kenti yapmam ne kadar sürer acaba?

Yaşamımda yeni bir başlangıca dönüştürebilir miyim bu terk edişi?

Arzum böyle…

Ama her arzu gerçek olamıyor ki!..

Bunu da deneyimleyip göreceğiz…

Ama ben bu kentteki olmuşluğumla, biriktirdiklerimle yeni bir kentte yeni bir başlangıca gidiyorum.

Tabula rasa değilim.

Hayallerimi, hedeflerimi yanımda götürüyorum.

Onları yeni kentin ortamına serpiştireceğim.

Boy verenleri büyüterek yaşanacak bu gelecek…

Geri dönüp bakamayacak, baksam da bir şey göremeyecek kadar uzaklaştık kentten.

Sanırım Gaziosmanpaşa Köprüsü’nü geçtikten sonra yatışır bu ayaklanmış duygular.

Daha bir önüme bakarım, geriye saçılmış aklımı toplayarak.

Duygularımın bir bölümünü toplayamayacağımı biliyorum.

Eğer geri dönersem bir gün, buluşurum onlarla yine, bekledikleri köşelerde, sokaklarda, mekânlarda, meydanlarda…

Üç yüz kilometre uzaklaştık kentten…

Sesler belli belirsiz… Kesikli çizgi gibi…

Anılar yarışmaya başladı kilometrelerle…

Hatta anılar yeni bir başlangıcın hayalleriyle kavgaya tutuştu…

O şehir bir noktaya kadar geldi arkamızdan.

Bir ara arkama baktım.

Ama göremedim onu…

Mola mı verdi bir yerde?

Bilmiyorum.

Geri mi döner, izlemeyi sürdürür mü?

Onu da bilmiyorum.

Yeniden önüme bakıyorum.

Uzaklara…

Hayal meyal yeni yaşayacağımız kentin silueti boy göstermeye başlamış…

Gerçek olamaz.

Daha üç yüz kilometre var.

Ufukta umudun kızıllığını hayal ediyor olmalıyım…

Artık geriye bakmamaya karar verdim.

Hatta buna koşulluyorum kendimi.

Kilometre kilometre yeni şehre yaklaşıyoruz…

Yeni bir başlangıca…

Taze bir geleceğe…

Hoşça kal, gençliğimin kenti…

Orta yaşlılığımı yaşadığım ve yaşlılık sınırına vardığım kent, hoşça kal...

Yaşadıklarımın yaşayamadıklarımın kenti, hoşça kal…

Sekiz bin yıllık tarihselliğinle oluştuğum, kültürünle yoğrulduğum güzelim kent, hoşça kal…

Sanatından ve sanatçılarından beslendiğim uygarlık kenti, hoşça kal…

Anılarımın bütün izleri, hoşça kalın…

Hoşça kalın, dostluklarımın tüm sıcak köşeleri…

Dostlarımın tüm sıcaklıkları, hoşça kalın…

Ana yollarında, ara yollarında, meydanlarında kavgamızın ayak izlerini bıraktığım kent, hoşça kal…

Hoşça kalın, arayışlarımın tüm şimşekleri…

Poyraz ve lodos esintileri, hoşça kalın…

Boğaz, ahh Boğaz!..

Emirgan, Yeniköy, Tarabya, Kireçburnu, Sarıyer, Kavaklar…

Rumelifeneri Köyü…

Karşıda Poyrazköy…

Belgrat Ormanı, Kilyos…

Tarihi yarımada…

Karaköy, Haliç Köprüsü, Eminönü…

Bab-ı Ali, Sultanahmet…

Beyazıt Meydanı...

Sahaflar Çarşısı…

Ortaköy Meydanı…

Beşiktaş-Kadıköy vapuru…

Beşiktaş-Üsküdar motorları…

İlla ki Beyoğlu…

Asmalımescit, Nevizade, Çiçek Pasajı…

Umutlarımın, mutluluklarımın, sevinçlerimin ve acılarımın meydanı Taksim…

Yeniden ve bir kez daha kanatlandığımız Gezi Parkı…

Fındıkzade, Çukurbostan, Çapa…

Yıldız, Barbaros Bulvarı, İDMMA…

Çırağan, Ortaköy Meydanı, Akıntı Burnu…

MSGSÜ, Dolmabahçe, Dolmabahçe Sarayı’nın kafesi, şimdilerde el konulan kaymakamlığın bahçesi…

İlle de Beşiktaş çarşı içi, Hasbi’nin yeri…

Fındıklı Parkı, Maçka Parkı, Yıldız Parkı, Emirgan Parkı, Gülhane Parkı…

Kadıköy, Moda, Maltepe Meydanı, Adalar...

Üsküdar, Kuzguncuk, Çengelköy, Kanlıca...

Otogarlar, tramvay durakları, otobüs durakları, metro durakları…

Sinemalar, tiyatrolar, müzeler, sergi salonları…

Spor Sergi Sarayı, Açık Hava Tiyatrosu…

İnönü Stadı…

Asla unutmadığım, ama sayamadığım her şey, her yer, her mekân, her iz, her duygu, her yaşanmışlık…

Hoşça kalın…
Hoşça kalın…


Yolda, 18.02.2026