Seçimlik
Üyelik Girişi

Anasayfa

 

ÇED Raporları ve “Kamu Yararı” Tartışması: Doğayı Kim Temsil Ediyor?

Prof. Dr. Erol KÖKTÜRK

(Harita Y. Mühendisi)

Karşımızda, ne zaman şekilleneceği belirsiz bir yeni sermaye birikim rejimi, hegemonik dünya düzeni olasılığının ötesinde, iklim krizi altında tüm insanlık açısından (kimi plütokratların süper sığınaklara kapanarak hayatta kalma umutlarına karşın) bir “yok oluş krizi” var.[1]

Böyle diyor sayın düşünür, toplum bilimci, siyaset bilimci Ergin YILDIZOĞLU...

İklim bunalımı, küresel ısınma bu kadar yaşamsal bir konudur. Bir “var oluş-yok oluş” sorunudur. Bu düzlemde kavranması ve önemsenmesi gerekir.

*****

ÇED, "Çevresel Etki Değerlendirmesi"nin kısaltmasıdır. Mekanda gerçekleştirilmesi düşünülen yatırımların, çevreye olabilecek olumlu ve olumsuz etkilerinin belirlenmesi, olası olumsuz etkilerinin en aza indirilmesi, olanaklıysa önlenmesi için alınacak önlemlerin ortaya konulduğu, bir raporlamayla sonuçlanan bir süreçtir.

Bu nedenle önemlidir. Ve iklim bunalımının etkilerini azaltmanın araçlarından biridir.

Buna karşın ülkemizde “ÇED Gerekli Değildir” raporu almak için nasıl bir mücadele verildiği de izlenmektedir, gözlenmektedir. Ülkemizde “ÇED gereğini” aşmak, devre dışı bırakmak için her yola başvurulmaktadır.

Öyle bir şey oldu ki, “ÇED Gerekli Değildir” nitelemesinin çağrıştırdığı olumsuz algıya kılıf uydurmak için, bir yasa değişikliği bile yapıldı. Evet bunun için bir yasa değişikliği yapıldı. 24 Temmuz 2025 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan 7554 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Yasa ile Maden Yasası’nın 7. maddesine eklenen bir fıkrada, “Çevresel etki değerlendirmesi olumlu kararı alınan madencilik faaliyetleri için, ilgili kurum tarafından varsa mali yükümlülükler alınarak en geç bir ay içinde diğer işlemler tamamlanır.” deniliyor.

Olumsuz algıdan olumlu algıya geçiş!...

Mart 2026 itibarıyla yapılan yönetmelik değişiklikleri ile "ÇED Gerekli Değildir" yaklaşımı yerine "ÇED Raporu Hazırlanmalıdır" dönemine geçiş yapıldığı izleniyor.

Rapor hazırlansın... Ne demek yani, tabii ki rapor hazırlattık... Ama sonuç, “gerek yoktur” yerine “olumlu” olsun...

Oysa Çevresel Etki Değerlendirme Yönetmeliği’nin 1 Nolu Ek’inde, 54 madde olarak, “Çevresel Etki Değerlendirmesi Uygulanacak Projeler Listesi” yayınlanmış...

Tüm çaba, bu 54 madde içine düşmemek, proje içine düşüyorsa, dışarı çıkarmanın yolunu bulmak...

Yönetmeliğin 2 nolu Ek’inde, “Çevresel Etkileri Ön İnceleme ve Değerlendirmeye Tabi Projeler” tanımlanıyor...

Ne demek bu projeler? Çevresel etkileri ön inceleme ve değerlendirmeye tabi projeler, çevre üzerinde önemli olumsuz etkileri olabilecek, ancak Ek 1’deki projeler gibi ÇED raporu zorunluluğu kapsamında olmayan projelerdir. Bu projeler için kapsamlı bir ÇED raporu yerine, çevreye etkileri için ön inceleme yapılıp, bir dosya hazırlanacak; bu dosyaya göre de, Valilik incelemesi sonucu "ÇED Gerekli Değildir" veya "ÇED Gereklidir" kararı verilecektir.

Dolayısıyla “Çevre” derdi olmayan Proje Sahipleri, projeleri Ek 1 kapsamında olsa bile, buradan çıkıp, kendilerini Ek 2 kapsamına sokmaya çalışmaktadırlar.

Çevreye zarar verecekleri biline biline...

Bazen geri dönüşümsüz biçimde çevre hasarları yaratmak pahasına...

Orman, dere, mera, kıyı, tarım alanı, zeytinlik, tarihi alan, sit alanı demeden...

Ülkenin o proje yerine, o doğal varlığa gereksinmesi olduğunu göz ardı ederek...

*****

Türkiye’de son yılların en tartışmalı bürokratik kavramlarından biri kuşkusuz “ÇED olumlu” kararıdır. Çevresel Etki Değerlendirmesi sistemi, kuramsal olarak doğayı, insan yaşamını ve ekolojik dengeyi korumak amacıyla oluşturulmuş bir denetim mekanizmasıdır. Ancak uygulamada ortaya çıkan tablo, bu “sistemin büyük ölçüde çevreyi koruyan bir filtre olmaktan çıkıp yatırımların önünü açan teknik bir formaliteye dönüştüğü” yönündeki eleştirileri güçlendirmektedir.

Bugün Türkiye’de hemen her büyük projeden sonra aynı tümce duyulmaktadır:“ÇED olumlu kararı verildi.”

Bir orman maden sahasına açılıyor.

Bir dere yatağı borulara hapsediliyor.

Bir zeytinlik kamulaştırılıyor.

Bir kıyı betonlaşmaya açılıyor.

Ardından aynı cümle yineleniyor: “ÇED olumlu.”

Bu yinelemenin kendisi bile artık başlı başına bir toplumsal güvensizlik üretmektedir. Çünkü kamuoyunda giderek yaygınlaşan kanı şudur: Türkiye’de ÇED süreçleri projeleri durdurmak için değil, projelere hukukî meşruiyet kazandırmak için işletilmektedir.

Nitekim Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı verileri incelendiğinde, bugüne kadar yapılan başvuruların ezici çoğunluğunun “ÇED olumlu” veya “ÇED gerekli değildir” kararıyla sonuçlandığı görülmektedir. Ret kararlarının son derece düşük düzeyde kalması, “Sistemin gerçekten bağımsız bir çevre denetimi yapıp yapmadığı?” sorusunu kaçınılmaz duruma getiriyor.

Kaynak: https://ced.csb.gov.tr/ced-istatistikleri-111186?utm_source=chatgpt.com (Erişim Tarihi: 15.05.2026)

Sayılara bakıldığıda, burada artık teknik değil, siyasî ve etik bir sorun olduğu ayan-beyan görülmektedir.

Bir projede “kamu yararı”nın varlığı üzerine düşünüldüğünde, neyin kamu, kimin yarar olduğu ciddi biçimde tartışılmalıdır. Bir şirketin ekonomik kazancı ile bir bölgenin ekolojik geleceği aynı terazide tartılamaz. Ancak var olan ÇED yaklaşımı, çoğu zaman tam da bunu yapmaktadır. Doğa, canlı bir yaşam alanı olmaktan çıkarılıp ekonomik veriye indirgenmektedir. Orman “alan kullanım birimi”, dere “su potansiyeli”, dağ ise “maden rezervi” olarak görülmektedir.

Oysa sorun yalnızca birkaç ağacın kesilmesi değildir.

Bir vadinin yok edilmesi, orada yaşayan insanların belleğinin yok edilmesidir.

Bir dereyi kurutmak, yalnızca suyun yönünü değiştirmek değildir; tarımı, hayvancılığı, yerel iklimi ve yaşam kültürünü değiştirmektir.

Bir zeytin ağacını acımasızca kesmek, bir zeytinliği yok etmek, zeytin ağaçlarını bir romörkörün ardında sıradan bir odun parçası gibi sürüklemek, yalnızca ekonomik kayıp değildir; kuşaklar boyunca oluşmuş üretim bilgisinin tasfiyesidir.

Fakat ÇED raporlarının dili, çoğu zaman yaşamı değil, yalnızca sayıları görmektedir.

Raporlarda binlerce ağacın kesileceği yazılmaktadır; ardından “rehabilitasyon yapılacaktır” denilmektedir.

Yer altı sularının etkileneceği belirtilmektedir; sonra “önlem alınacaktır” tümcesi eklenmektedir.

Toz, gürültü ve kimyasal riskler sıralanmaktadır; ardından “etki kabul edilebilir düzeydedir” nitelemesiyle konu kapatılmaktadır.

Türkiye’de artık insanlar bu dili ezbere biliyor.

Çünkü aynı tümceler yıllardır farklı coğrafyalarda yinelenmektedir.

  • Kaz Dağları’nda altın madeni projeleri için
  • Artvin Cerattepe’de madencilik faaliyetleri için
  • Karadeniz’de HES projeleri için
  • Akbelen’deki ormanlık alan için
  • İkizdere’de taş ocakları için

Her keresinde “kalkınma”, “istihdam”, “enerji gereksinmesi” denilmektedir. Ancak bedeli çoğu zaman aynı insanlar ödüyor: Köylüler, çiftçiler, küçük üreticiler ve gelecek kuşaklar.

Üstelik sorun, yalnızca çevre sorunu da değildir. ÇED süreçleri, aynı zamanda bir demokrasi sorunudur.

Halkın katılımı toplantıları” çoğu zaman gerçek bir katılım mekanizması olmaktan uzaktır. Bölge halkı çoğu zaman projeyi ayrıntılarıyla öğrenemeden, teknik raporları anlayamadan, karar süreçlerine gerçek anlamda etki edemeden süreç tamamlanmaktadır. İnsanlara söz verilmekte, ama karar hakkı verilmemektedir.

Ve sorunun üstü örtülerek, yatırımcı temeli atmakta, yıkımı başlatmaktadır.

Bu nedenle birçok yurttaş artık ÇED toplantılarını demokratik süreçler olarak değil, önceden verilmiş kararların halka duyurulduğu törenler olarak görmektedir.

Daha da çarpıcı olan ise, “birikimli etki” gerçeğidir. Aynı bölgede tek tek değerlendirilen projeler düşük etkili gösterilebilmektedir. Oysa bir havzada aynı anda maden sahaları, taş ocakları, enerji projeleri ve sanayi yatırımları bulunduğunda ortaya çıkan toplam yıkım devasa boyutlara ulaşmaktadır. ÇED sistemi ise çoğu zaman bu bütüncül tabloyu görmezden geliyor.

İklim krizinin derinleştiği bir çağda bu yaklaşım, artık yalnızca yanlış değil, tehlikelidir.

Türkiye son yıllarda kuraklık, su stresi, orman yangınları ve aşırı hava olaylarıyla daha sık karşı karşıya kalıyor. Bilim insanları su kaynakları üzerindeki baskının arttığını, orman kayıplarının iklim kırılganlığını büyüttüğünü açıkça ortaya koyuyor. Buna karşın çevre politikalarının hâlâ kısa vadeli yatırım mantığıyla şekillenmesi, geleceğin sistemli biçimde tüketilmesi anlamına geliyor.

Çünkü doğa yalnızca bugünün hammaddesi değildir.

Toplumların nefesidir.

Su deposudur.

Gıda güvencesidir.

İklim sigortasıdır.

Yaşamın kendisidir.

Ve belki de bugün sorulması gereken en temel soru şudur: Bir projeye “ÇED olumlu” kararı verilmesi gerçekten çevrenin korunduğu anlamına mı geliyor, yoksa yalnızca doğa tahribatının resmî dile çevrilmiş durumunu mu ifade ediyor?

Eğer çevreyi korumakla görevli mekanizmalar, çevreyi savunan yurttaşların güvenini kaybetmişse;

Eğer insanlar “ÇED olumlu” cümlesini duyduklarında rahatlamak yerine endişeleniyorsa;

orada artık yalnızca ekolojik değil, kamusal bir meşruiyet bunalımı vardır.

Ve bu bunalım, birkaç rapor düzeltmesiyle aşılabilecek kadar küçük değildir.

*****

Jean Guilaine (College de Francè’da Öğretim Üyesi) şöyle diyor[2]: “Neolitik devrimin özü 19. yüzyıldaki sanayi devrimine kadar sürdü. Neolitik çağ, tarihimizin kaynağı, dünyayı yüzeyselleştirmeye başladığımız an.

Artık doğal ortam yok. Batıdaki bütün topraklar, birkaç zirve dışında “insanlaştırıldı”. İnsan, her yerden geçti. Her şeyi değiştirdi. Artık gördüğümüz hiçbir şey doğal değil. Bunu pek bilmiyoruz, ama çevremiz tamamen yüzeyselleşti. Her yerde kültür doğanın önüne geçti.”

Doğal ortamın diğer müdahalelerin yanı dıra ÇED kararlarıyla da tahrip edilmesi, mekandaki doğallıkların ve doğanın dengesinin bozulmasıgeleceğimizi tehdit eden önemli süreçlerden biridir.

*****

Yine bir “bakış açısı” gerçeğiyle karşı karşıyayız.

Soruna ve yaşananlara nasıl bakabiliriz?

Bu konuda değerli düşünürümüz Uluğ NUTKU, “Doğa-İnsan Bağının Yeniden Yaratılması” için “Üç İlke[3] önermektedir:

I. İlke: Her Şeyin Uygulanması Gerekmez

Bu ilke, talan ekonomisinin büyümesine tam karşıttır.

Birinci ilke, bilme ile bilmenin sorumluluğunu birlikte göstermektedir. Sorumluluk uygulamaya geçişte üstlenilir, ama uygulamanın zararlı sonuçları bilinmelidir. Bu bile fazla, çünkü zararlı sonuç, tam ölçüsü kestirilemese de, işe başlarken bilinir, ozon deliğinin önceden bilinmesi gibi. Bilim, hiçbir uygulamaya zar atarak başlamaz… Bilimin insani durumu budur ve bütün bilgelikler bilmenin sorumluluğunda örtüşürler.

Bu durum, “sorumlu olmayacağın şeyi bilmeye kalkma” biçiminde yorumlanamaz, ama “sorumlu olmayacağın şeyi uygulamaya kalkma” biçiminde yorumlanır, hatta ilkeden türetim olarak öne sürülebilir. Böylece, bilmenin sorumluluğu, uygulamanın sonuçlarını önceden bilme sorumluluğu olarak açıklık kazanıyor.

II. İlke: Doğa İnsan İçin Değildir; İnsan Doğayla Birliktedir

Bu ilke, doğanın bir kullanım değeri olarak görülmesine son verir. Üretim-tüketim dışında bir kavrayışa ulaşamayan çağcıl ekonomiye etik amaç gösterir.

İnsanın doğayı tükettikçe kendisini de tüketeceği gerçeği, “doğaya egemenlik” savının yanlışlığını gösterdi.

Doğa içinde doğayla birlikte olmak, teknolojiye direnmek değil (doğa hayranlığı romantikliği), teknolojik kültürü doğaya uyumlu kılmaktır. Bunun anlamı, doğadan alınanı, ona zarar vermeden geri vermektir. Petrolün havayı ve denizleri tüketmesi, yalnızca almanın sonucudur. Tüketirken geri veriş, kazlarla dökülmesi değil elbet, duman salması da değil; zararlı etkinin aza, en aza indirilmesi ve birikmemesi. Bu da teknolojinin işi. Doğaya uyum sağlamak, yahut doğal dengeyi korumak, bilincin uyum sağlayarak kendini korumasından geçiyor. Teknoloji, bindiği dalı kesmedikçe, kültür olur.

III. İlke: İnsan Türünün Biricikliği, Özgürce Seçmesindedir ve Soy Sürdürüp Sürdürmemeyi de Özgürce Seçebilir

Bu ilke, doğa-kültür karşıtlığına hem de kültürün, evrimin bir uzantısı olduğuna ilişkin savları ortadan kaldırır.

Özgür seçmenin biyolojik dayanağı kalmamıştır, ama biyolojisiyle uyum sağlamaya çalışmak ve doğadaki yerini bilmek onun etik varlığının sökülmez parçasıdır. İnsanlaşma sürecinde doğal nedenselliğin kesintiye uğramış olması özgürlüğü yarattı.

Siyasal, toplumsal, kültürel yapılar tarihsel çeşitliliğin gerçek ortamlarıdırlar ve özgürce seçme olanağı ancak bu ortamlarda kendini gösterir. Ama bunların da hiçbiri özgür seçmenin sonuna kadar belirleyicisi olamazlar. Etik belirlenimde tarihsellik çekirdek değil, kabuktur.

Üçüncü ilke anlaşılmadıkça öncekiler temellendirilemez; üçüncü ilke ise başka hiçbir ilkeyle temellendirilemez. Şöyle: İnsanın soysürdürmesini gerektiren doğal koşullara “hayır” demesi kadar, belli toplumsal koşullarla ve kültürle yoğrulmuşluğuna da “hayır” diyebilmesi, özgürce seçebilmesindendir. Bu durum, kişiliğin başka bir değere indirgenemeyeceğini gösterir. Ama telsiz bırakır da, yani ancak kendisi temeldir ve gerisinde “neden” yoktur.

*****

ÇED konusunu da kapsayan “çevre” sorunu, insanın soyunun sürdürmesiyle ilgili bir sorundur. Sevmediğim bir sözcükle söylersem, bu bir “beka” sorunudur. Bir "var oluş-yok oluş" sorunu...

Ülkemizde yaşananlar, siyasal erkin konuya yaklaşımı, “ÇED”i sıradanlaştırarak, doğa talanının, mekânlarımızın talanının önünü açmak yönündedir.

Bu yol kapatılmalıdır.

Doğaya dokunacak her projede ÇED gerekli olmalıdır.

ÇED Raporlaması, oldu-bittiye getirilecek bir süreç değildir.

ÇED raporlamasına “katılım” da görüntüye indirgenecek, sıradanlaştırılacak bir konu değildir.

Nokta!

Yayınlanma Tarihi: 17.05.2026



[1] Ergin Yıldızoğlu, Faşizm ve Direniş, Cumhuriyet Gazetesi, 26.06.2025

[2] André Langaney- Jean Clottes- Jean Guilaine ve Dominique Simonnet (Çev.: Emine Çaykara), İnsanın En Güzel Tarihi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 3. Baskı, Nisan 2006, İstanbul, ISBN: 975-458-247-5, 149 Sayfa

[3] Uluğ Nutku, Doğa-İnsan Bağının Yeniden Yaratılması İçin Üç İlke, felsefelogos, Yıl: 2, Sayı: 6, Mart 1999, Sayfa: 19-24