Üyelik Girişi

Neden Adayım?

NEDEN ADAY ADAYIYIM?

 

Gün bugündü. Karar verdim ve 24.03.2011 tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi’nden İstanbul 2. Seçim Çevresi Milletvekili Aday Adaylığı’na başvurdum.

 

İlçe Başkanlığı yaptığım, üyesi olduğum, yerel yönetimler için raporlar hazırladığım bir siyasal harekette, bu kez milletvekilliğine adayım.

 

Bu kararımı dostlarımla, örgütümüzle ve kamuoyuyla paylaşmak istedim.

 

12 Haziran 2011 Genel Seçimleri ve sonrası süreç, ülkemiz açısından son derece kritik bir eşiği oluşturmaktadır. Hepimiz bunun bilincindeyiz. Yaşadıklarımız ve yaşayacağımızı öngördüğümüz gelişmeler, kaygı vericidir. Bu saptamayı takılıp kalacağımız bir durum olarak değil, aşmamız gereken bir durum olarak görmeliyiz. “Aşmamız gereken” deyince de, “neler yapmalıyız?” sorgulamasını gerçekleştirmeliyiz.

 

Hepimizin üzerine düşen görevler vardır.

 

Oturduğumuz yerleri terk etmenin, hareket etmenin zamanıdır.

 

Çünkü, Cumhuriyetimizin en temel değerleri olan,

 

·         Ulusal Bağımsızlığımız

·         Sosyal Devlet özelliği

·         Hukuk Devleti niteliği

·         Çağdaş Uygarlık hedefleri

 

tehdit altındadır.

 

Çünkü,

 

·         İşsizliğin ulaştığı boyutlar

·         Yoksulluğun yaygınlaşması

·         Gelir bölüşümündeki eşitsizlikler

·         Güçler ayrılığı ilkesinin ortadan kaldırılması

·        Ülke içi kenetlenmemizin çimentosunun yakılarak, etnisite ve cemaatler temelinde ayrıştırma sürecinin yaşanması

 

geleceğimizi bugünden yitirmemize neden olabilir.

 

Şimdi bu seçimlerle o geleceğimizi bugünden kazanmayı başarmalıyız.

 

Bu tablo ve süreç, başta Cumhuriyet Halk Partisi olmak üzere ilerici ve emekten yana tüm partilere önemli görevler yüklemektedir.

 

Bu görevlerin her düzlemde paydaşı olmak üzere aday adayı olmaya karar verdim.

 

Bu kararımda, bir bilim insanı, bir meslek uzmanı, bu ülkenin yurtseveri bir kişi olarak birikimlerimi ve düşüncelerimi toplum yararı amacıyla diğer bir kanaldan yaşama geçirme niyetim etkili olmuştur.

 

Ülkemizde sosyal demokrat ve sol bir parti erki için tüm nesnel koşullar vardır.

 

Bu aşamada örgütlülüğümüzü ve toplumla bağ kurma ve projelerimizi anlatma kanallarımızı gözden geçirirsek, bunu başarmamamız için hiçbir neden yoktur.

 

Görülmektedir ki, AKP iktidarı ulusal bir iktidar değildir. Uluslararası sermayenin bir temsilcisidir. Bunların Anadolu coğrafyasında yaşayanlarla ilgili iyi niyetleri yoktur.

 

Ülkemizin tüm değerlerini ve zenginliklerini, yarattıkları yeni bir sermaye sınıfıyla ve bunların uluslararası bağlaşıklarıyla paylaşmaktadırlar. Bu anlamda hiçbir toplumsal, tarihsel, kültürel ve doğal değerin onlar için önemi yoktur. Bu nedenle pervasızca ülkeyi talan etmektedirler.

 

Ülkemizde yoksulluğun boyutları tüyler ürperticidir. Türkiye’deki yoksul sayısı 12 milyon 715 bin kişidir. Bir yılda artan yoksul sayısı 818 bin kişidir.

 Bir yandan birilerini zenginleştirip, toplumun % 20’sini yoksallaştırırken, öte yandan ülkemizi bir iç-dış borç batağına saplamışlardır. Genel Başkanımız Sayın Kemal KILIÇDAROĞLU’nun genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda belirttiği gibi, AKP'nin erke geldiği tarihlerde, 31 Aralık 2002 tarihi bakımından, devletin borcu 148 milyar Dolar iken 25 Şubat 2010 tarihi bakımından devletin borcu 306 milyar Dolara çıkmıştır. Kişi başına kamu borcunun toplamı bu rakamdır. Yani her bir vatandaşın sırtına binecek olan, yani her bir vatandaşın vergiyle ödeyeceği borç 2002’de 2.249 Dolar iken, 2010’da 4.152 Dolara çıkmıştır. Bir diğer deyişle, % 100’ün üstünde artmıştır. Ne kadar iç borcumuz vardır? 2002’de 149 milyar lira olan iç borcumuz, 2010’da 352 milyar Dolara çıkmıştır. 80 yılda ödenen faiz, 80 yıllık cumhuriyet döneminde, 2002’ye kadar ödenen faiz 135 milyar Lira iken, son 8 yılda ödenen para 408 milyar Liradır. Cari işlemler açığı 2002’de 626 milyon Dolar iken, 2010’da 48 milyar Dolara tırmanmıştır. 80 yıllık dı ş ticaret açığı 246 milyar Dolar iken, son 8 yıllık dış ticaret açığı 396 milyar Dolardır. Protestolu senetlerin sayısı 2002’de 499 bin iken, bu rakam 2010’da 1 milyon 600 bine yükselmiştir. Sade yurttaşların banka borcu 2002’de 6.6 milyar Lira’dan, 2010’da 180 milyar Liraya fırlamıştır.

Bu tablonun yaratıcıları, bunları halkın gözünden yapay gündemlerle gizleyerek, erklerini sürdürmektedirler.

 

Yarattıkları korku imparatorluğuyla bu gerçeklerin üstünü örtmeye çalışmaktadırlar.

 

Ülkemiz özgür ve demokratik bir toplum olma çizgisinin çok gerine sürüklenmiştir ve gelecekte bugünleri bile aratacak karanlık günlerin temelleri atılmaktadır.

 

Cumhuriyetimizin temel değerlerinden olan, demokrasinin güvencesi bir anayasal model, “güçler ayrılığı” ilkesi terk edilmiş; devletin kurumları hızla itibarsızlaştırılma sürecine sokulmuş, hiçbir hukuksal kalıba sığmayan yargılama süreçleri başlatılmıştır.

 

Bunları bir felaket senaristi olarak belirtiyor değilim. Tablo budur.

 

Biran önce, bir birey olarak sorumluluklarımızı anımsamak, bu güzelim ülkeye karşı görevlerimizi anımsamak zorundayız.

 

Şimdi müdahale edilmezse, yarın işimiz daha zor olacaktır.

 

Unutmamalıyız ki yaşananların tarihte örneklerini bilecek kadar tarih bilincine sahibiz. İnsanlığını bu tarihsel kırılmalarda yaşadıkları acı olayları ve sonuçlarını da biliyoruz.

 

Bir kez daha yaşamak zorunda değiliz. Yaşamayabiliriz.

 

Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, Japonya’da son yüzyılın felaketi yaşanırken, ülkemizde bir Başbakan nükleer tehdidi, “eve tüp gaz” almaya indirgeyebilmektedir. Bu olayı fırsat bilip, yaklaşmakta olan İstanbul depremi için yeni kararlar alacak yerde, manşetleri başka gelişmeler doldurabilmektedir. Özal’ın hedefi olan 2.5 medya yaratma hedefini de aşıp, 1,5 medyayı oluşturmuşlardır.

 

İşimiz hiç kolay değildir. Elimizdeki tek gücümüzün örgütlülüğe olan inancımız olması gerekir. 2,5 aylık sürede, toplumun tüm hücrelerine ulaşacak bir örgütsel dinamizmi yaratmak zorundayız.

 

Sabırla anlattığımızda, bu halkın bilincinde ve sağduyusunda bir yansıma bulacaktır.

 

Bu sürece psikolojik olarak da hazırlanmalıyız. Cumhuriyet Halk Partisi, seçim sürecinde kendi minderini terk etmemelidir.

 

Çünkü bundan sonra süreçte, propaganda ortamını çirkinleştireceklerinin tüm izleri bugünden yaşanmaktadır. CHP’nin 2 sosyal projesinin, Aile Sigortası ve Bedelli Askerlik Projelerinin AKP üst düzey yöneticileri üzerindeki etkilerini izledik. Ama yaklaşımları eleştiri sınırının çok ötesinde bir söyleme sürükledi onları. Telaşlarının boyutlarını ölçtük.

 

CHP, diğer sosyal projelerini de toplumla paylaştığında, telaş düzeyleri de yükselecek, bununla orantılı olarak söylemleri farklılaşacaktır.

 

Asla böylesi düzeysiz minderlerde güreşmemeliyiz.

 

Pozitif siyasetin zamanıdır. Projeler siyasetinin zamanıdır. Sosyal ve demokrat parti olmanın farkını ortaya koymanın zamanıdır.

 

Üretmenin, yaratmanın, yeniliğin, halkçı olmanın zamanıdır.

 

Bunları yapacağız. Başaracağız.

 

Başarılarımızı da toplumla paylaşacağız.

 

Bizim tüm mücadelemiz ve uğraşlarımız, bir temel değerden beslenmektedir: Toplum yararı… Siyasetimizin hedefi budur. O nedenle toplumla bütünleşmek, toplumla paylaşmak ve toplumla birlikte siyaset yapmak, yapmadığımız yerde bunun nedenlerini sorgulamak bizim temel yaklaşımımızdır.

 

Diğer konulardaki düşüncelerimi ardından gelecek yazılarda paylaşacağım.

 

Bu güzel yurdumuzun özgür ve refaha erdiği günlerin, refahın eşit ve adil paylaşıldığı günlerin, “gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan” günlerinin paydaşı olmak inancıyla, dostça selamlar…


Yorumlar - Yorum Yaz