Üyelik Girişi

Yapılanlar Kentsel Donusum mudur

YAPILANLAR KENTSEL DÖNÜŞÜM MÜDÜR?

 

Hükümetin yaptığı, adına “kentsel dönüşüm” denilen yıkım törenleri sonucu kentlere, mekanlara, evlere müdahale yapılmaktadır… Her yere mi? Kuşkusuz hayır… Rantı yüksek, değişim değeri yüksek yerlere… Hangi gerekçe ile? Risk olduğu için… Karşı durulabilir mi buna? İnsan yaşamı söz konusu olduğu için, Hayır… Çünkü en vazgeçilmez hak, yaşama hakkı… Birincil amaç gerçekten konut kalitesini yükselterek yaşama hakkını güvencelemek midir? Öyleyse neden ülkemizde 1999 Marmara Depremi’nden bu yana riski ortadan kaldırmak için beklendi? Bu aralıkta risk yok muydu? Ya deprem olsaydı? Bu erk neden kentlere müdahale etmek için 2012 yılına kadar beklemiştir? 10 yıllık tek başlarına erkte oldukları dönemde ne yapmıştır? Kaldı ki AKP başta İstanbul, Ankara olmak üzere, belediyelerin büyük bölümünde 19 yıldır yönetimde değil midir? Bu erk kendilerinin “kentsel dönüşüm” dediği, yık-yap faaliyetlerini gerçekten halk için mi yapmaktadır? Halk için yapıyorsa, o zaman halka fikrini soran olmakta mıdır? Oluyor mu?

Daha başka sorular da sorulabilir… Sorulmalıdır… Doğru yanıtları aranmalıdır… Halkla paylaşılmalıdır… Hiçbir aklı başında insanın doğru kentsel dönüşüm uygulamalarına karşı olması söz konusu değildir. Ama bugünkü tabloya bakıldığında destekleyenlerle eleştirenler olduğu, ayrışmanın da keskinleştiği görülmektedir. Destekleyenlerin beklentileri olduğu gibi, eleştiri yapanlar da bir beklentiyle, özellikle toplum yararı odaklı eleştiri yapmaktadırlar. Ama beklentiler bir yol ayrımına işaret etmektedir. Beklentiler örtüşmemektedir.

Asıl açıklığa kavuşturulması gereken nokta, kentlere yapılan bu ağır müdahalenin arkasında hangi ekonomik ve siyasi niyetlerin olduğudur. Süreci belirleyen 2 temel parametre, 2014 yılında yapılacak olan yerel seçimler ve Cumhurbaşkanlığı seçimleridir… AKP, yerel seçimlerden ezici bir üstünlükle çıkarak, Recep Tayyip ERDOĞAN’ı Cumhurbaşkanlığına taşımanın hesapları içindedir. Gerekli anayasal değişiklik yapılırsa, Başkanlığa… Bu nedenle bunalımsız, ya da bunalımlarının üstü örtülmüş bir ekonomi ile seçimlere gitmeyi hesaplarken; öte yandan da Kürt Sorununa kalıcı bir çözüm üretmese bile (kalıcılık onun elinde değildir çünkü), en azından silahların sustuğu bir ortam yaratmayı hedeflemektedir. Bu konuda atılan “akil” adımlar dikkatle izlenmektedir… Sürecin doğru yönetilmediği, böylesi bir ulusal sorunu, uzlaşma tabanı zayıf bir zeminde, erkin defterine kar yazacak bir yaklaşımla götürme yolunun yeğlendiği görülmektedir.

Küreselleşme politikalarının sadık bir sürdürücüsü olan bu erk döneminde Türkiye sanayisizleşme yolunda önemli yollar kat ettiğine göre, ekonomik açıdan saldırılacak tek yer olarak kent rantları ortaya çıkmaktadır. Amaç, halka kentsel dönüşüm diye yutturdukları araçla, deprem korkusu üzerinden toplumu sindirerek inşaat sektörünü diriltmek, böylece olası bunalımın üstünü örterek 2014 seçimlerine gitmektir. Yapılan tüm yasal ve hukuksal düzenlemeler, bu ekonomik düşünceden kaynaklanmaktadır. Bu altyapıya, bu sosyo-ekonomik temele göre üstyapı, yani hukuk yaratılmaktadır. Yürürlüğe koydukları, dil alışkanlığı “kentsel dönüşüm yasası” denilen, ama dönüşümle ilgisi olmayan 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun, ceberut bir yönetim anlayışının ürünüdür. İnsanı sürecin odağına koymayan, hak arama kavramını reddeden, mülkiyet hakkını tehdit eden, engel tanımayan bir yasal düzenleme… Nasıl mı?

Bu yasa her şeyden önce yerelliği reddetmekte ve aşırı bir merkezileşme getirmektedir Oysa her kentsel dönüşüm projesi, aynı zamanda yerel özellikleri baskın olan bir projedir, olmalıdır. Oysa 6306 sayılı yasa, her şeyi merkezileştiren bir yasadır. Denebilir ki, ülkemizde bugün için Çevre ve Şehircilik Bakanı’nın onaylamadığı hiçbir dönüşüm projesi uygulanamaz. Bu düzeyde bir merkezileşme, dönüşüm projelerinin özüyle örtüşmez. Hele Türkiye’deki siyaset yapma araçlarına bakıldığında, merkezi hükümetle anlaşmayan, muhalefet belediyesi olan yerlerde, halkın oylarıyla seçilen organların hiçbir önemi yoktur. Ya karar vericiye tabi olunacak, ya da devre dışı kalınacaktır. Gerçek budur.

6306 sayılı yasa insanı reddetmektedir Kentsel dönüşüm projeleri, insansız, insanın düşüncesini, özlemini, hayalini önemsemeyen, sürece katılımı olmaksızın uygulanan projeler değildir… Dünya örnekleri, bu projelerin odağına insanı koyan, dolayısıyla kentsel dönüşümün sosyal boyutsuz düşünülmediği projelerdir. Ama bu yasa insanı, sürecin kıyısına bile koymamakta, dışına atmaktadır. Bu yasanın özünde önce yapı ve ondan sağlanacak kar vardır… Bu nedenle hakkını arayanın uygulamaları engelleme olasılıkları da bertaraf edilmiştir. Yasa insandan ve hak arayandan arındırılmış dikensiz bir yol örmüştür. İnsan, proje alanında, karar verici yönetimle uzlaştığı sürece barınabilir. Ama kendi barınacağı mekan için hiçbir aşamada fikrine başvurulmaz…

Mülkiyet güvencesi reddedilmektedir… Bu yasa idari tasarruflarla mülksüzleştirmenin kurallarını koymuştur... Anayasanın 35. maddesi varmış, “herkes mülkiyet ve miras haklarına sahipmiş”, “bu hak ancak kamu yararı amacıyla yasayla sınırlanabilirmiş,” vs… Medeni Yasa varmış, mülkiyet hakkını düzenliyormuş… Paylı mülkiyet kurallarına göre, paylı taşınmazın kullanımının değiştirilmesi paydaşların oybirliğiyle kararlaştırılabilirmiş… “Eski” Anayasa Mahkemesinin kararları varmış, falan… Uzlaşmazsan, bunların hiçbir önemi yoktur. Her şeyiyle yasal bir mülkiyet hakkına sahipken, uygulama sürecinde birden mülksüz kalabilirsiniz… Paydaşların 2/3’ü arasında yer almazsan, düne kadar komşu olduğun kişi, senin payına da el koyabilir… Düşman olursun… Buna hazırlıklı olmak gerekir. Yani psikolojik olarak… Çünkü bu yasa mülkiyet güvencesini, idari kararlarla yok edecek hükümler içermektedir.

Yasa kamusallığın reddetmektedir… Genel mantığı, Çevre ve Şehircilik Bakanına verilen yetkiyle, kamu taşınmazlarının birilerine peşkeş çekilmesinin hukuksal kaynağı durumundadır. Prof. Dr. Murat BALAMİR (ODTÜ), “Düzenlemenin kuşku yaratan bir başka yönü de, çok büyük kaynakların denetimsiz olarak merkezden tasarrufudur. Ulusal kaynaklar Bakanlık kullanımına adanmakta, dahası yerel yönetimlerin bütçelerine doğrudan el konulmaktadır. Baron Haussman’ın elinde bile bu çapta yetkiler olmamıştır,” diyerek bu yetki yoğunlaşmasını vurgulamaktadır. Bu ülkede hazine malı denilen, belediye mülkü denilen taşınmazlar üzerinde bu ülke yurttaşı herkesin, tüm toplum bireylerinin hakkı vardır… Hiçbir otoritenin bu malları kendi başına ve kendi niyetleri için kullanma hakkı yoktur, olmamalıdır. Kendilerine seçimlerle verilen yetkinin toplum yararı için kullanılmadığının örnekleri ise oldukça fazladır. Kentsel dönüşüm, 2B gibi konulara bakıldığında, bu konularda yapılan yasal düzenlemelere bakıldığında, etkili ve yetkili idarenin (tabii ki Çevre ve Şehircilik Bakanlığı) tasarrufuna alamadığı kamusal alan yoktur. Askeri yasak bölgeler içinde olmak üzere… Tasarruf edilecektir de, ne adına? Kime özgülenecektir? Toplumun bu alanlardaki toplumsal payı, ona ne olarak geri dönecektir? Toplum adına o dönem için temsilcisi olduğu mülkiyeti, kendi erkini güçlendirmek için istediği gibi kullanan bir yürütme, toplum adına mı hareket etmektedir? Bu yağmanın önü nasıl mı açılacaktır? Mekan kullanımını düzenleyen başta İmar Yasası olmak üzere 13 önemli temel yasa devre dışı bırakılıp, by-pass edilip, bunların önüne 6306 sayılı yasa geçirilerek…

Hukuk devleti reddedilmektedir Bu yasa, Anayasanın 36. maddesinin başlığı “Hak Arama Hürriyeti”… Buna göre, “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz.” 6306 sayılı yasa ile bu hak yok sayılmaktadır. Pardon, hak arayabilirsiniz… Bunu deneyebilirsiniz… Ama… Zaten mahkemeler “yürütmeyi durdurma kararı” veremezler… İsterseniz yine de arayın… Deneyin, girişin… Güçler ayrılığı varmış… Yargı yerleri bağımsızmış… İdari yargının elindeki en büyük araçlardan birisi, “yürütmenin durdurulması kararı” yetkisiymiş… Bu yasa bunların üstüne çıkmaktadır… Daha doğrusu bu yasa, uygulamanın önüne çıkabilecek her türden engeli anında aşma kuralları bütünüdür… Hak aramaya tahammülü olmayan, alternatiflere tahammülü olmayan bir yasadır… Yetkili idare ne derse, o doğru kabul edilmelidir ve ona engel olunmamalıdır… Bu nedenle anayasada tanımlanan hukuk devleti kavramını da benimsemeyen bir yasadır. Bu, bir hukuk devleti belgesi değildir, erkin bir belgesidir.

Bu yasa, kentsel mekanlarımızı reddetmektedir. Onları metalaştırmaktadır Bu yasanın mantığında, kentlerin tarihselliğinin, doğal varlık olmalarının, kültürel varlık olmalarının, korunma gerekliliğinin olmasının vs hiçbir önemi yoktur… Bunlar soyutlanmakta, mekanların toplum için kullanım değeri reddedilmekte, yerine değişim değeri konulmaktadır… Bir mekan parçası rant getirecek potansiyele mi sahiptir? Hemen yasa devreye sokulabilecektir… Nasıl olsa ülkenin % 92’si aktif deprem kuşağındadır, risk altındadır… Mekanların sermaye birikiminin sağlanmasının arenası, ekonomik bunalımı aşmada inşaat sektörü odaklı bir sürecin başlatılmasının alanı olarak görülmesi… Bakışın ve niyetin odak noktasına bu konulursa, o zaman mekanın metalaştırılması kaçınılmaz olur… Bu da mekanın özüyle yabancılaşılmasının temeline dönüşür… Mekan metalaşınca, artık değişim değerini büyütme kaygıları süreci yönetmeye başlar… Her yere sürdürülebilir olmayan imar hakları, gökdelenler, yoğunluk artışları verilmeye başlanır… Süreç böyle çalışır ve çalışmaktadır…

Kentler reddilmektedir Küreselleşme koşullarında kent mekanları soyutlanmaktadır. Küreselleşme sana bir gömlek biçiyorsa var olacaksın… Bu gömlek biçildiyse de, artık Tarihi Yarımada imiş, Boğaziçi (Bosphorus) imiş… Ne önemi var? İş ki, sermaye birikimine katkı sağlayacak değerde olsun… Anadolu’nun yapı kültürüymüş… Beton dururken… Bir aynılaşma aracına dönüşen araç, artık çağdaş da kalamaz… Bir TOKI kültürü, topluma dayatılmaktadır. Farklılıkları ortadan kaldıran, mekanları aynılaştıran bir TOKI kültürü… Anadolu kenti esprisini bitiren tektipleştirilmiş projeler, kimliksizleştirmenin uygulamalarıdır… Yanı sıra da, özellikle büyük kentlerde, kentin kendi seçtikleri her noktasına kendi niyetlerini yansıtan yapı örneklerinin dikilmesi erkin mekan diktatoryasını yaratmasıdır…

Kentsel dönüşüm önümüzdeki yılların, daha uzun sürecek tartışmalarından birisidir. Bu şehircilik aracının terminolojiye uygun biçimde kullanılması için, yaratılan algı sığlığının aşılması gerekir. Yapılanlar kentsel dönüşüm değildir… Çünkü bir uygulamayı kentsel dönüşüme dönüştüren, “sosyal, ekonomik, hukuksal, finansal, fiziksel, paylaşımsal, yönetsel” tüm boyutların, bütünsel kavranışı zorunludur…

Yoksa olay “yık-yap” sığlıyla ancak kentlerimize ve insanlarımıza zarar veren bir olguya dönüşebilir… Daha insan odaklı bir kentsel dönüşüm için tartışmayı, arayışları sürdürmek, önermeleri anlaşılır söylemlerle halkımıza anlatmak, doğruları söylemeyi sürdürmek gerekir…

Bunlar yapılırken, bir yandan da sürmekte olan uygulamalara karşı, pozitif hukuk içindeki araçların kullanılmasını sağlamak, hukuk devleti kazanımlarını korumak için önemlidir… Var olan hakları korumak için, mahalleler bazında çalışmalar yapmak, yapılanları büyütmek zorunludur…

Kentlerimize yapılan bu ağır ve ölçüsüz müdahaleye dur demek, AKP ayakta kalacak diye kentlerimizin uğratılmakta olduğu kayıplara karşı direnmek, başta sorduğum sorular üzerine bir kez daha düşünmek de bir yurttaşlık görevidir.

 

 

Yayın Tarihi: Mayıs 2013