Üyelik Girişi

Bir Katılım Zorunluluğu Vurgulaması

 

Kişilere Bel Bağlamak ya da Kurumsallaşamamak

(Bir Katılım Zorunluluğu Vurgulaması)

 

Kişilere bağlı ve kişileri ön plana çıkaran bir toplumsal yapımız var… AKP’den çok Erdoğan’ın, CHP’den çok Kılıçdaroğlu’nun, YÖK’ten çok YÖK Başkanı’nın, kulüplerden çok kulüp başkanlarının konuşulduğu bir ülkede yaşıyoruz… Basın toplumu formatlıyor çoğunlukla… Bu koşullanmanın altında eğitimli ve bilinçli olamamanın ve basının etkisi çok fazla…

Bir yandan ülkemizde “liderler sultasından” söz ederken, bundan rahatsızlığımızı dile getirirken, daha kurulmamış bir partiyi hemen lider partisine çeviriyoruz. Lideriyle özdeşleştiriyoruz. Ya da erkteki partilerle ilgili, “Yılmaz, Ulusal Güvenlik Tartışması Başlattı”; “Ecevit, Yine İçime Sindiremiyorum Dedi”; “Bahçeli, Koalisyonda Revizyona Gerek Yok Dedi”; Erdoğan, “Eğitim Yasasını Engelleyemeyeceksiniz Dedi”; Kılıçdaroğlu, “Onun Anlayışı Postmodern Diktatör Anlayışı Dedi” biçiminde verilen haberlerin altında partiyi arıyoruz. Partinin kurucularını, programını, tüzüğünü, organlarını bir yana, lideri onun tam karşısına, daha doğrusu üzerine koyuyoruz.

“Siyaset kurumunun eskimesinden”, “kendisini yinelemesinden” söz ederken, yeni arayışları yeni yaklaşımlarla haberleştirmiyor, sohbetlerimizi yeni bir çerçeveye oturtmuyoruz. Biz de alışkanlıklarımızı sürdürüyoruz. Kolay geliyor bize. Düşünürün dediği gibi “Alışkanlıklarımızı pencereden fırlatıp atamıyoruz”, tamam. Ama en azından “merdivenlerden indirme” çabasına da girmiyoruz. Onları, sarıldığımız, vazgeçilmez değerler olarak koruyoruz. Kişiliğimizin bir parçası gibi sahipleniyoruz onları. Değiştirirsek, yok olmaktan korkuyoruz.

Öte yandan haberlerin yazılı ve görsel basında bu başlıklarla yer alması da alışılmışı sürdürme olarak ortaya çıkarken, o liderler için de prim oluyor. Onların liderlik egoları şişiriliyor. Arkasındaki birikimden, partisinden, organlardan daha fazla öne çıkma dürtülerini kabartıyor. Anadolu topraklarına Hitit uygarlığıyla serpilmiş, “eşitler arasından birinci” yaklaşımı yerine, eşitsizliğini pekiştiriyor. “Gerçek böyle”, “toplumsal yapımız bu” diyerek bundan sıyrılmak olası mı? Olası olsa da, ne kadar doğru?

Ama aynı sohbetlerde, ülkede bir liderler, (“Liderler” de yanlış. Lider olmak kolay mı?), “genel başkanlar oligarşisi” yaşanıyor diyor, tahliller yapıyoruz. Siyasi Partiler Yasası’nın verdiği yetkilerle, genel başkanların padişahta olmayan yetkilere sahip olduklarını söylüyoruz. Bu nedenle “bağımlı”, “sadık”, “uysal” ve “uyumlu” bir siyaset yapısının ortaya çıkışına kızıyoruz. Parlamentonun kalkan-inen parmaklara indirgenişini utanarak izliyoruz. Eskiden büyük bölümünü sayabildiğimiz parlamenterlerimizden bir elin parmakları kadarını bile sayamıyoruz artık. Bunca yetkiden, demokrasi havarisi kesilenler de dahil, kimse kolay kolay vazgeçeceğe de benzemiyor.

Ama siyaset bu kadar kişiselleşince, kendisini yeniden üretemiyor. Tersine yineliyor. “Ne farkı var ki siyasi partilerin birbirinden” söylemi yaygınlaşıyor. Oysa siyasetin kendisi “farklılıklar üzerinde” oluşurken, tehlikeli bir “aynılaşma” süreci yaşanıyor. Siyasetin tepeden tırnağa yenilenme çabaları üzerinde biçimlenmesi beklenirken, genel başkanlar, “tatil yap(a)mamakla”, “sinemaya gidememekle” “kitap okuyamamakla” övünür duruma geliyorlar. Kendilerinin de sonuçta bir insan olduklarını unutup, “genel başkanlığı” başka bir algılamaya sokuyorlar.

Ama siyasetle ilgili bu değerlendirmeleri yaparken, ülkede yalnızca partilerde değil, birçok kurumda “kişilerin” yetkilendirildiğini, ama öyle böyle değil, organların konu mankeni durumunda kaldıklarını unutabiliyoruz. O nedenle “havuç politikasını” çok iyi işletiyor karar vericiler. Böyle bir yetkilendirme ikliminde tek tek insanlar çıkıyor ortaya. Niyetler iyi ise, “iyi” şeyler; kötü ise, “kötü şeyler” oluyor. Kişileri konuşuyoruz. Kişilere bel bağlıyoruz: Unuttuklarımızı sayayım, Dervişlere, Tantanlara, Kayışlara, Temizellere... Sanki ülkeyi üçüncü tekil şahıs yönetiyor...

Sonra da “nasıl çıkılacak bu durumdan?” sorusuyla sohbetlerimizi noktalayıp, sessizliklerimize, çözümsüzlüklerimize, umutsuzluklarımıza geri dönüyoruz. Aslında o kendimize geri döndüğümüz noktada başlıyor her şey... Beklentilerimizi, umutlarımızı, özlemlerimizi, geleceğimizi “havale ettiğimizi” göremiyoruz çoğu zaman. Kime havale etmişiz? Hep o kızıp, eleştirdiğimiz genel başkanlara. Sanki gidip bir noterden “siyasi genel vekalet” vermişiz gibi her şeyimizi çözsünler istiyoruz. Umut bağladığımız “kişi”lere öfkeleniyoruz. Öfkelerimiz de, umutlarımızın büyüklüğüne bağlı sertlikte oluyor.

Sorunların da, çözümlerin de odağına kendimizi koymuyoruz, koyamıyoruz. Elimizdeki büyüteci, kendi düşüncelerimizin üzerine tutmuyoruz, tutamıyoruz. Kendi köşemizden çıkmıyoruz, çıkamıyoruz. Kendi yalnızlığımızı kırmıyoruz, kıramıyoruz. Korkularımızı yenmiyoruz, yenemiyoruz. Kendi gücümüzü fark etmiyoruz, edemiyoruz...

Oysa tarihe baktığımızda, bu sorunu ortadan kaldırmak için çok farklı mücadelelerin verildiğine, uygulamaların yapıldığına tanık oluyoruz…

Aslında liderlik terimini kişisellikten kurtararak toplumsallaştıracak olan, bazı düzenekleri çalıştırmaktır. Bunların başında da “katılım” düzeneği gelmektedir.


Devletin Ortaya Çıkışı ve Katılma

Devlet yönetimine katılma sorunu, kökü belki Finikelilere dayanan bir gelişme sonucunda Eski Yunan kent-devletlerinde ortaya çıkmış, o zamandan bu yana da dünyanın şu ya da bu köşesinde sürekli, az ya da çok tartışılmıştır. Ama sorunun insanlık bilincinde ön sıralara tırmanması, kökeni XVII. Yüzyıldan geri gitmeyen bir gelişmenin ürünüdür. Gerçekten de, ancak büyük devrimler olan İngiliz, Amerikan, Fransız ve Ekim devrimlerinden sonradır ki, insanlık devlet yönetimine katılmanın değerinin bilincine varabilmiştir. Bu bilincin evrensel boyutlara ulaşması için ise, II. Dünya Savaşı’ndan sonra gözlenen yaygın bağımsızlık hareketlerini beklemek gerekmiştir.

Ortaya çıkışın bu göreli yeniliğine karşın, devlet yönetimine katılma gereksinimi, günümüz dünyasını bir alev gibi sarmıştır. Bu da, elbette, bir rastlantı değildir. Katılma gereksiniminin yakıcı duruma gelmesinin temel nedeni, siyasal açıdan bakıldığında, çağımızın en önemli olgusunun “devletleşme” olmasıdır. Gerçekten de, 5.500 yıllık geçmişi içinde devlet, hiçbir zaman, sayıca, kapsamca ve yetkece, böylesine dev boyutlara erişmiş değildi. Bugün artık, devletin erişemediği yeryüzü parçası, dokunamadığı insan, karışamadığı yaşam alanı kalmamıştır. Çağımızda devlet, insanlığın tartışmasız efendisi durumuna gelmiştir.

Devletleşmeyi yaratan yine insanların kendi gereksinmeleridir. Ama bu düzenek öyle bir noktaya gelmiştir ki, insanların haklarını ve çıkarlarını tehdit eder olmuştur. Katılma, toplumların işte bu tehlikeye karşı geliştirmeye çalıştıkları, önde gelen bir savunma aracıdır.

“Yurttaşın devlet yönetimine katılma hakkı” denilince ne anlamak gerekir? “Devlet yönetimine katılma”, ya da başka adıyla “siyasal katılma”, çeşitli biçimlerde tanımlanmıştır. Bu tanımların hepsinin ortak öğesi, katılmayı, yönetilenlerin yönetimde söz sahibi olmaları biçiminde anlamalarıdır. Gencay ŞAYLAN, katılımı, “toplumun devingenliğinin, insanların yeğlemelerinin ve yeğlemelerindeki değişmelerin kesintisiz bir biçimde siyasal karar verme sürecini etkileyebilmesi,” biçiminde tanımlamaktadır.

Katılım konusu, aslında ilk anda düşünülebilecek olanın tersine, belirgin olmaktan uzaktır. Siyasal bilimcilerin bir bölümüne göre, siyaset, devlet bilimidir; öteki bölümüne göre ise, siyaset, erk bilimidir. Siyaset sürekli devlete yönelik bir etkinlik olarak anlaşılınca, devlet yönetimine katılma ile siyasal katılmanın aynı anlama geleceği açıktır. Buna karşılık siyaset, içinde oluştuğu kurumsal çerçeveden bağımsız bir erk ilişkisi olarak anlaşılırsa, devlet yönetimine katılma ile siyasal katılmanın ayrı anlamlara gelmesi kaçınılmaz olur. Bu ikinci anlayışa göre, gerçi devlet yönetimi siyasal katılmanın en önemli alanıdır, ama tek alanı değildir. Bunun dışında, buyuran-boyun eğen ilişkisinin bulunduğu her kurumda, örneğin bir sendikada, dernekte, okulda, meslek kuruluşunda ya da hatta ailede erk ilişkisi vardır. Durum böyle olunca da, erk ilişkisinin var olduğu bütün yerlerde, siyasal katılma sorunu karşımıza çıkar.

Bu ilgi çekici yaklaşıma karşın, erk olgusu siyasetin özünü oluştursa da, aslında söz konusu olan her türlü erk değil, “siyasal” erktir. Siyasal erke özgünlüğünü veren özellik ise, devletten kaynaklanmasıdır. Zamanımızda devlet bulunmayan yerde siyaset de yoktur; siyaset bulunan yerde ise kesinlikle devlet vardır. O nedenle siyasal katılmanın, devlet yönetimine katılma biçiminde anlaşılması doğru görünmektedir.

İnsanoğlu, günümüzden 40-50.000 yıl önce dirimsel evrimini tamamlayıp bugünkü görünümüne ulaşmış olsa da, ilk devletin günümüzden 5.500 yıl önce Mezopotamya’da Sümerliler tarafından kurulduğu bilinmektedir. Devletsiz geçen uzun dönemde, ortak işlerin örgün biçimde görüldüğü, yani bir anlamda siyaset ve yönetim adı verilebilecek işlevlerin yerine getirildiği açıktır. Ne var ki bu toplumlarda bir siyasal katılmadan söz etmek olanaksızdır. Çünkü siyasal katılımın olabilmesi için, toplumun bütünlüğünü yitirmiş olması, “taraf”ların belirmiş olması, siyaset ile yönetimin de bir tarafın tekeline girmiş bulunması, kısacası, devletin belirmiş olması gerekir.

 

Antik Çağ ve İlk Katılma Örnekleri

Günümüzdeki anlamda katılmanın ilk örneklerini, Eski Yunan’ın en gelişkin yönetim örnekçesini oluşturan Atina’da görüyoruz. Gelişmenin ilk adımı, kralların yerine, seçimleri her yıl yenilenen ve özellikle yargı gücünü elinde bulunduran “Arkhon”ların seçilmesi... İ.Ö. yedinci yüzyılda bunların sayısı dokuza çıkıyor. İ.Ö. 594’te Arkhon seçilen Solon, Atina demokrasisinin temellerini atıyor. Yeni düzenin en önemli iki kurumu, tüm yurttaşların katıldığı halk meclisi, Ekklesia ve tüm yurttaşların ad çekmesine katıldıkları halk mahkemeleri, Heliaia... Her Attika kabilesinin 100 üye verdiği Dörtyüzler Meclisi, Ekklesia’nın gündemini hazırlıyor. Daha sonra kabile örgütlenmesinden mahalle örgütlenmesine geçilince, her mahalleden 50 kişinin üye olduğu ve başkanının her gün değiştiği Beşyüzler Meclisi oluşturuluyor. Bu meclis, tam demokratik bir meclis... Arkhonlar bu meclisin önünde hesap veriyor...

Eski Yunan demokrasisinin ilk bilinçli savunusunu Herodotos’a (İÖ 485-425) borçluyuz. Herodotos’a göre, demokrasinin temeli, halkın kendi kendini yönetmesi; en büyük erdemi ise, halk eşitliğine dayanması... Platon (Eflatun) (İÖ 427-347), demokrasiyi, “yoksulların yönetimi olarak” tanımlıyor ve böylece, siyasal düşünce tarihine ilk kez sınıf esasını getiriyor. Platon, ayrıca, demokrasinin önde gelen özelliğinin özgürlük olduğunu belirterek, liberal görüşlerin de öncülüğünü yapıyor.

Devlet yönetimine katılmanın tarihteki ilk örneğini veren Eski Yunan demokrasi uygulamasından çıkarılacak sonuçlar var:

  • Bu demokraside hak eşitliği ve özgürlük, aslında, büyük bir eşitsizlik ve baskı temeline oturuyor. Katılma hakkı yurttaşlıkla sınırlı... Halkın çoğunluğunu oluşturan kölelerle, yabancılar bunun tümüyle dışındalar. Ayrıca yurttaşların yarısını oluşturan kadınlar da bu haktan yoksunlar. Yani katılma hakkı, yönetilenlerin yalnızca bir azınlığına tanınmış.
  • Atina demokrasisi, bir doğrudan demokrasi... Temsil ilkesi henüz gelişmemiş. Kendilerine katılma hakkı tanınmış olan yurttaşlar, bunu, geniş ölçüde, kendileri kullanıyorlar. Bu uygulama, katılımcılık açısından ileri bir uygulama... Yani Eski Yunan’da demokrasi, daha sınırlı, ama daha yoğun...
  • Çıkacak bir diğer sonuç, demokrasi olmadan da katılımın olabileceği... Bunun en çarpıcı örneği, Sparta... Burada, yurttaşların kamu görevi üstlenmeleri vazgeçilebilir bir hak değil, zorunlu bir ödev. Yani katılma var, ama özgürlük yok... Oysa demokratik Atina’da hem katılma var, hem de özgürlük...
  • Bundan çıkarılacak sonuç şu: Demokrasi için katılma zorunlu bir koşul, ama yeterli değil... Başka deyişle, katılma olmadan demokrasi olmuyor, ama demokrasi olmadan katılma olanaklı...
  • Yalnızca katılma değil, özgürlük de demokrasi için vazgeçilmez bir koşul ise, bu özgürlük, katılmanın kendisini de kapsamalı mı? Yani katılmanın demokratik olabilmesi için, katılmama hakkının da tanınması zorunlu mudur? Sparta’daki tersi örnek, bu soruya olumlu yanıt getiriyor.

 Antik Çağ’da katılmacı yönetimin bir diğer örneğini Eski Roma’da görüyoruz. İ.Ö. 510 yılında krallığın yıkılmasıyla Cumhuriyet kuruluyor. Bu yönetimin ilk iki yüzyılı, soylu Patricia ile, Roma yurttaşlarının çoğunluğunu oluşturan Plebler arasında savaşımlarla geçiyor. Pleblerin ilk başarısı, Patricia’nın “Senatosu”na karşılık, kendilerine ait olan “Pleb Meclisi”ni kurmaları. İ.Ö. 494’te, Roma’yı bırakıp gitme tehdidinde bulunan Plebler, hem borçlarını bağışlatıp köle durumuna düşmüş olan üyelerine özgürlüklerini geri verdiriyorlar, hem de “tribün” adı verilen kamu görevlileri eliyle, Roma yönetimine katılma hakkını elde ediyorlar. İ.Ö. 447’de, Pleb Meclisi’ne, Senato gibi, yasa çıkarma hakkı veriliyor. İ.Ö. 300 yılına gelindiğinde, Plebler, Roma yönetiminde Patricia sınıfıyla eşit duruma geliyorlar. Ancak, fetihçi bir cumhuriyet olan Roma, gitgide kendi askerlerine yeniliyor ve İ.Ö. 31 yılında demokrasiye son verilerek imparatorluk kuruluyor.

Bu dönemde, siyasal katılma bakımından dikkat çeken bir ülke de Çin... Gerçi bu ülkede Atina ve Roma örneklerinde görülen türden bir demokrasi uygulaması yok, ancak buralarda bulunmayan bir siyasal katılma düzeneği var: Sınıf ayrımı gözetilmeden, yönetilenlerin kamu yönetiminde görevlendirilmesi... Bu uygulamanın fikir babası, Konfüçyüs (İ.Ö. 551-479). Konfüçyüs, devlet yönetimini yetenekli ellere bırakma gereğine inanmış, bunun kalıtım kurallarıyla sağlanamayacağını görmüş, ama bu kuralı kaldırmanın olanaksızlığının da bilincinde olmuştur. Bu açmazdan kurtulmak için, Konfüçyüs, siyasal işlev ile yönetim işlevinin birbirinden ayrılmasını, kalıtım kuralının birinci işlev için yürürlükte tutulmasını, buna karşılık yönetim işlevinin, her sınıftan insanın katılacağı sınavlarla seçilecek yetenekli kişilere bırakılmasını önermiştir. İ.Ö. 256 yılında tahta geçen Han Hanedanı, işte bu düşünceyi uygulamaya koymuş ve böylece, Çin’in geleneksel genörgüt yapısını kurmuştur. Bu yapı, imparatorluğa, yirminci yüzyıla kadar ulaşacak bir kararlılık sağlamakla kalmamış, yönetilenlere, görece eşit koşullarda kamu yönetimine girme olanağı sağlamıştır. Bu nedenle, Çin, siyasal katılmanın bu özgül türü bakımından, yüzyıllar boyunca öncü bir ülke olmuştur.

Tarihte beliren en önemli uygarlıklardan olan ve İ.S. 7. yüzyılda kurulmaya başlanan İslam uygarlığında, İslamiyet, siyasal katılma bakımından kayda değer bir katkı getirmemiştir. Kuran’a göre egemenlik Tanrı’nındır; yöneticiler erklerini tanrıdan alırlar; yönetilenlere düşen görev, boyun eğmedir. Uygulamaya bakıldığında, Hz. Muhammed’in, siyasal katılmacılığa yer bırakmayan, saltık bir tek-erksel yönetim kurduğu görülür. Katılmacılık, belki, bu saltık yönetime kimin geçeceğinin saptanmasında söz konusu olabilirdi. Ama İslam monarşilerinin kurulmasıyla, bu olanak kısa sürede ortadan kalkmıştır. İslam siyasal düşüncesi, inanma ve boyun eğme çerçevesinde donuklaşıp kalmıştır.

Roma İmparatorluğu parçalanıp Batı Roma yıkıldıktan sonra Avrupa’ya gitgide egemen olan feodal düzende, siyasal katılma diye bir sorun olmamıştır. Bunun önde gelen nedeni, Antik Çağ’da demokrasiye olanak vermiş olan yaygın ticaretin ve kent yaşamının artık ortadan kalkmış bulunmasıdır. Tarıma, dolayısıyla da kır yaşamına, toprak kulluğuna, kapalı geçim düzenine dayanan Orta Çağ’da, barbar yayılmacılığının yarattığı genel asayişsizlik ortamında, insanların başlıca sorunu güvenlik olmuştur. Halk çeşitli beylerin koruyuculuğa sığınmış durumdadır. Beyler ise, güvenlik karşılığında saltık bir erk sürdürüyorlar. Çağa egemen olan Hıristiyan dini de, sadakati ve boyun eğmeyi en yüce düşüngüsel değerler olarak kabul ettirmektedir. Böyle bir ortamda devlet yönetimine katılma, ancak kral yönetimine kafa tutabilecek güçte olan feodal beyler için söz konusudur. Buradan, yönetilenlerin devlet yönetimine katılmasına geçilmesi hemen hemen olanaksızdır...

İnsanın özgürleşmesi için 1789’u beklemek gerekecektir…

Yani hangi kurum olursa olsun, bir yerlerde olmanın daha fazla bilinçli kişinin katılımına dayanması, yönetme erkinin katılımla güçlendirilmesi, demokrasinin en temel güvencesidir… Bu nedenle bireyin, kendi gücünü yok sayan uygulamalara tepkili olması, eşit ve özgür birey, yurttaş, üye olmaklığından kaynaklanan haklarını kullanması, demokrasinin temeli olmalıdır…

Tarihsel sürecin bir bölümü bile gözlendiğinde, sorunlarının da, çözümlerin de odağında bizin, insanın olduğu görülecektir. Baktığımızda görmemiz gereken gerçek bu...

 

Yararlanılan Kaynaklar:

 ÇİTCİ, Oya, TEMSİL, KATILMA VE YEREL DEMOKRASİ, Çağdaş Yerel Yönetimler, TODAİE Yayını, Cilt: 5, Sayı: 6, Kasım 1996, s: 5-14.

 EROĞUL, Cem, DEVLET YÖNETİMİNE KATILMA HAKKI, İmge Kitabevi Yayınları: 35, Kasım 1991, Ankara, 288 s.

 ŞAYLAN, Gencay, DEMOKRASİ VE DEMOKRASİ DÜŞÜNCESİNİN GELİŞMESİ, TODAİE İnsan Hakları Araştırma ve Derleme Merkezi Yayını: 14, TODAİE Yayını: 282, Ankara 1998, ISBN: 975-7669-62-8, 102 s.